MELKOR (Belegûr)
Dünyanın ötesindeki boşluklara kapatıldığından beri ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu, Melkor. Çünkü orada zaman yoktu... ışık yoktu... Tek başına her türlü ses ve simâdan uzak, çağlar boyu yalnızlığa mahkum edilmişti. Bir zamanlar sahip olduğu güç, kudretiyle başardığı işler çok geride kalmıştı. Oysa şimdi boşlukta tek yapabildiği geçmişi hayal etmekti. Ve birde her ses çıkarışında ona tüm gücüyle vuran Anbanakar.....
1 - "GÜÇ IÇINDE YÜKSELEN"
Beyaz karlarla kapı Taniquetil’in eteklerinde bembeyaz karlar parlarken Arda’nın efendisi Manwe’nin uzaklardan gelen iki konuğu vardı. Biri batı topraklarının en batısındaki konağından,diğeri de ölülerin salonlarından gelmişti. Taniquetil’in zirvesindeki konağın, tüm Âman topraklarını gören büyük ve aydınlık salonunda bir araya gelen üç Vala uzun bir müddet konuştular. En son Mandos konuştu; Arda’nın yazgısını şekillendirebilecek son sözü söyledi. Ve konuklar geldikleri gibi sessizce konaklarına geri döndüler.
Melkor, etrafını saran karanlıklar çölünde çıldırmak üzereydi. Bir zamanlar kendi silahları olan korkunç yalnızlık ve sessizlik şimdi deli ediyordu, onu.
Son zamanlarda Melkor’un zihninde aniden parlayıp sönen ışıklar belirmeye başlamıştı. Melkor, bunu kendi zihninin oluşturduğu bir şey zannetse de; bu boşlukta oluşan tek şeydi. En son seferinde ışık gittikçe kuvvetlendi ve sanki tüm zamansız boşluklar bu ışıkla aydınlanmıştı. Işık gözlerinin daha rahat bakabildiği bir seviyeye geldiğinde, Melkor’un karşısında kendisine bakan bembeyaz bir çift göz vardı. Melkor çok şaşırmıştı; Karşısındakinin kim olduğunu anlamaya çalışıyordu. Eru’nun yarattığı her varlıktan bir parça taşıyordu içinde. Bu sebeple bir şeyin bozulması, yok olması acı ve kederli olaylar onu hep üzmüştü. O, Arda’da varolan her şeyin yasını tutardı dâima. Bir zamanlar Melkor’un Arda’ya verdiği zararlar en çok Nienna’yı üzmüş, ağaçlar için neredeyse Yavanna’dan daha çok yas tutmuştu. Ama onu tek etkileyen bu değildi. Eru’nun düşüncesinde Manwe ile eş olan bu Vala’nın böylesine kötülüklerle dolu olması da zihnini meşgul etmişti. Bu durumda belki de Melkor’un düzelebileceğini düşünüyor, imkanı olursa bunun için çabalamak istiyordu. Bunu Ea’da başarabilecek tek kişi, oydu.
Yeterince düşündüğüne karar verince, Âman’ın en batısında tek başına yaşadığı konaktan ayrıldı ve bu ayrılmalar birbiri ardına gerçekleşmeye başladı.
Nienna, Melkor’u bu şekilde tüm valar’dan gizlice pek çok kez ziyaret etti. Her defasında uzun konuşmalar yaptılar kendi aralarında, ki bu Melkor’un ihtiyacı olan melhemdi. Ve her seferinde Nienna, Melkor’un düşüncelerini etkilemeyi pek çok kez başardı. Kendinde bulunan bilgelik ve sabrın pek çoğunu Melkor’a aşıladı. Böylece aralarında bilgelik, güç ve sabırdan doğmuş güçlü bir bağ oluştu. Bu nedenle Iluvatar’ın Melkor’un affedilip hikayesini tamamlamasına izin verişi de gerçekleşti.
Düşünürken içinde bir sızı belirmişti, Melkorun. Hizmetkarlarının en kudretlisi olan Sauron, savaşı kaybetmişti ve bu ona acı veriyordu. Dünyaların ötesindeki boşluğa hapsedilmesinin üzerinden ne kadar zaman geçtiğini anımsayamıyordu.. Çünkü orada zaman yoktu. Aslında boşluk ona en eski kalesi olan utomno’yu anımsatıyordu. Onun gibi sadece karanlık. Düşman tanımaz sadece kinin ağırlığını taşıyan bir sürü hizmetkarları aklına geliyordu. Balrog’ları, ejderhaları, orkları, ve kadim dünyanın bir sürü karanlık suretleri. Gücünü bunlarda sarfetmişti. Ama hâlâ güçlüydü. Valar’ın ondaki hükmünü sonsuza kadar devam ettirebilme kudreti vardı ama Eru’nun yazgısı nasıl şekillenir, bunu ancak, o, bilirdi. Bir an önce Illuvatar ile konuşması gerekiyordu. Daha önce bir çok kez denemesine karşın bunu başaramamıştı. Mandos’un onu kontrol altında tutmak için koyduğu nöbetçinin kudreti çok büyüktü. Adı, Anbanakar’dı. Ağzından sadece bu kelime dökülüyordu. Melkor, ne zaman onunla konuşmaya kalksa hemen devasa tokmağını kafasına indirip anbanakar diye bağırırdı. Sesi gök gürlemesini andırıyordu. Gözlerindeki ışık, Melkor’u çileden çıkarıyordu. O yüzden yüzüne bakamıyordu. Işık... bunu en çok Varda’nın suretinde görmeyi seviyordu bir zamanlar. Ama Varda, onu reddedince, işte o zamandan beri ışıktan nefret eder olmuştu. Kini o zaman başlamıştı kardeşi olan, Manwe’ye. Varda’nın onunla beraber olması onda, Valar düşmanlığı başlatmıştı. Çağlar boyu süren savaşlardan yenik ayrılmasına rağmen tohumları hâlâ savaşı sürdürmüştü, şu zamana kadar. Zamanın başında Iluvatar ona: “Sen, Melkor. Aklının tüm gizli düşüncelerini keşfedecek, onların bütünlüğün bir parçası ve onun zaferine yardımcı olduğunu anlayacaksın.” demişti. Gerçekten de öyle olmuştu. Aklındaki tüm tasarılarını başlarda kendide bilmemesine rağmen yavaş yavaş oluşmuştu ve iyi ile kötünün savaşı o zaman başlamıştı. Işte tam bir bütünlük. Kötülük olmasa belkide iyiliğin ve güzelliğin kıymeti anlaşılamayacaktı. Işte buydu Melkor’un müziği, Ainur içindeki bir zamanların en kudretlisinin müziği. Manwe’nin, Ulmo’nun müziği neyse Melkor’un müziğide oydu. Yenilgiye tahammülü yoktu ve yaptıklarının herkes tarafından beğenilmemesi onu çileden çıkarıyordu. Gerçeği de henüz fark etmişti.. Böyle karar verdi yaratıcısıyla konuşmaya. Pişmanlığını herkese, özellikle Eru’ya kanıtlaması gerekiyordu. Bunun için elinden ne gelirse yapmaya Belegûr adına yemin etti.
Melkor kudretli bir şekilde;
- Babaaaa!!! diye bağırdı.
Ses boşlukta defalarca yankılandı. Anbanakar, bile irkilmişti. Ama kontrolü elinden bırakmadı ve Melkor’un yayına gitti.
- “Aaaanbanakaaaar!!!.” diye atıldı ve Melkor’un başına o devasa tokmağını indirdi. Yine indirdi. Ama Melkor susmuyordu. Devamlı:
- “babaaaa, babaaaa, beni sen yarattın ve bir başkası benim hakkımda hüküm veremeeeez.” diye bağırıyordu.
Anbanakar bile şaşırmıştı. Daha önce bir tokmakta susan melkor, sanki her tokmakta sesini biraz daha yükseltiyordu. Vurmayı bıraktı ve sordu:
- Ne istiyorsun? Daha önce bir çok kez denedin, fayda vermedi. Seni karanlık ruh. Hak ettiğini buldun.
Daha önce hiç konuşmamıştı. Bu Valar’ın hükmüne karşı çıkmaktı ama o anda başka bir çözüm yolu bulamamış ve sinirinden olsa gerek kendini tutamamıştı. Melkor, başını kaldırdı ve ona bakan parlayan gözlere baktı, kendi kapkara olmuş gözleriyle.
- Sen anbanakar, babam ile konuşmama mani olamazsın, çekil yolumdan !!! Unutma ki ben hâlâ bir Vala’yım. Neyi hak ettiğime sen karar veremezsin. Yorumlarını kendine sakla.
Anbanakar gür bir sesle:
- Hayır melkor, Mandos’un hükümlerinde senin buradan çıkman yasaklanmıştır ve ben görevimi en iyi şekilde yaparım. Dediğim gibi hak ettiğini buldun.
Melkor inanılmaz bir şekilde bağırıyordu. Iluvatar ile olan konuşma isteği tokmak yedikçe artıyordu. Artık bu bağırmanın sonu olmayacağını ve babası gelene kadar susmayacağına kendi içinden Iluvatar adına yemin ediyordu. Cevabı tabî ki karşılıksız kalmayacaktı... ve kalmadı da... Bir anda boşluktan içeriye inanılmaz bir ışık hüzmesi girdi. Anbanakar şaşırıp korkmasına rağmen Melkor’da en ufak bir endişe bile yoktu. Çünkü biliyordu bunun babası olduğunu. Sonunda muradına ulaşmıştı. Işık hüzmesinden inanılmaz yükseklikte bir ses şöyle yankılanıyor, yasların kraliçesine kadar uzanıyordu boşluktan.
- Söyle Valar’ın bir zamanlar en güçlüsü, içlerinde en çok ihsanı ve bilgiyi verip bunları diğer kardeşlerini, ilkdoğanları ve insanları üzecek şekilde kullanan oğlum, söyle.
Melkor’un kara yüreğine sanki bu sözler bir melhem gibi gelmişti. Çünkü o kara yüreğinde en başta Varda ve yaratıcısına olan sevgisi vardı. Bu sevgi zamanla kine dönüşse de, bunu doğuran ona olan sevgisiydi. Iluvatar, bunu en başından beri biliyordu ama bu düşüncelerini Ainur’un müziğinde açığa vurmamıştı. Melkor, Iluvatar’a olan sevgisini dünyada hiçbir zaman göstermemişti. Elflerden, ork ırkını yaratması, Iluvatar’a, olan en büyük ihaneti olarak gösteriliyordu. Ondan sonra orklar her zaman kötülüğün uşağı olmuş, hiçbir ırk tarafından sevilmeyen ve çok çabuk kanan bir iradeye bürünmüşlerdi. Ortadünya’da tüm insan,elf ve cüceler tarafından sevilmeyen, görüldüğü yerde öldürülen bir ırk olup büyük çoğunluğu kuzeyde Demir Dağlar’da yaşıyordu. Orklar Melkor’un eseriydi. Nasıl Aule Cüceleri yaratmışsa Melkor’da elflerden orkları yaratmıştı. Melkor Iluvatar’a:
- Baba, beni yok olmayan ateşinle sen yarattın. Dünya’da kibirime yenik düşüp sana asi davrandım. Elflere ve insanlara bahşettiklerini, bana daha iyilerini nasip etmiş olduğun halde kıskandım. Sana olan kinimden dolayı elflerden orkları yarattım. Dünya’ya Valar’a olan nefretimden dolayı büyük tahribatlar verdim. Yeni bir şey yapmaktan çok yıkmakla uğraştım. Insanların büyük bir bölümünü ve orkları kendi çıkarlarım için kullandım. Orklar baba, benim yüzümden şu anda sevilmeyen bir ırk oldu. Ve kimseyi sevmeyen. Senden bunları düzeltmem için bir fırsat istiyorum. Cezamı çektiğime inanıyorum. Beni ortadünya’ya geri yolla yaptığım yanlışlar için. Sana olan bağlılığımı göstermem için bana bir fırsat ver.
Eru ileride olacakları biliyordu. Melkor’unda bir iradesi vardı ve Vala olduğundan doğruyu bulması imkansız değildi. En çok sevdiği Manwe’nin kardeşiydi. Her bir Vala’nın içinde onunda payı vardı.
Alçakgönüllü, bağışlayıcı Eru, hükmünü vermişti.
- Sen Melkor güç içinde yükselen, Dünya’ya dönmene izin verilecek. Yalnız geçmişinden ötürü güçlerinin büyük bir kısmını kullanamayacaksın. Valar’ın senin üzerinde hükmü olmayacak. Kendince bir takım özelliklerin olacak. Sana orkların yazgısını değiştirmen için bir fırsat veriyorum. Sana sunduğum şartları kabul ediyormusun.
Iluvatar Melkor’un evet diyeceğini biliyordu. Içindeki kıpırdanmayı hissediyordu. Ilk doğanların deyimiyle kara yüreğindeki ışığı görmüştü. Başka kim görebilmişti ki, yasların kraliçesinden başka esaret yıllarında. Yine esaret yılları sona ermişti, lâkin eskisi gibi olmayacaktı.
- “Evet.” Dedi, Melkor. Sadece “evet”
Işte böyle başlıyor, bir zamanların en kudretlisinin yolculuğu.
2 -“ÜSTLENILEN GÖREV”
Uyandığında kendini bir dere yatağının yanında buldu. Şelaleden akan suyun hışırtısı onu uyandırmıştı. Dünyanın başında iradesine alamayıp hüküm veremediklerinin en önemlisiydi, su. Nedense, su onda tarif edemediği bazı duygular uyandırmıştı. Ama bu duygulara anlam veremiyordu. Buraya nasıl geldiğini bir türlü hatırlayamıyordu. Üzerindeki elbiselere baktığında, sadece siyah ve beyazlar içinde olduğunu gördü. Altında beyaz deriden bir pantolon,ayaklarında göz alabildiğince parlak deriden bir ayakkabı vardı. Üstünde, gümüş rengi, kolları uzun bir giysi ve onları saran gri deriden kukuletalı bir pelerin vardı. Kukuletası, omuzlarından beline kadar iniyordu. Bu ona heybetli bir görüntü veriyordu. Içinde büyük bir su içme hissi uyandı. Dere kenarından su içerken suda yüzünün yansımasını çok net görüyordu. Yüzünde çok keskin hatlar vardı. Kulakları elf kulaklarına benziyor, fakat onlar kadar zarif değildi. Daha çok onda ork kulaklarını anımsatıyordu. Burnu, çene yapısı ve ağzı çok keskin hatlarla belirlenmişti. Yüzü, elflere özgü güzelliği ve orklara özgü korkutuculuğu bir arada barındırıyordu. Kemer burunluydu ve gözleri ateş renginde bir kırmızılıkla palıyordu. Ama gözbebekleri beyaz rengindeydi. Değişik bir siması vardı. Yüzündeki değişiklikten olan şaşkınlığından beyaz olan kısa saçları şimdi gözüne çarpıyordu. Ayağa kalktı ve çevresine bakındı. Dere yatağı güneye doğru akıyordu. Kuzeyinde çok uzaklarda olmasına rağmen dağları rahatlıkla görebiliyordu. Batısında engin sığ bir orman gidiyor, doğusunda ise uzun bir vadi uzanıyordu.
Sadece “nerdeyim ben?” diye, şaşkınlığını ifade etmeye çalıştı.
Uzaklardan bir ses “Görevinin ne olduğunu zamanla öğreneceksin. Şimdi güneye doğru yol al. Yolda yardımcılarımdan fısıltılar halinde bazı sesler duyarsan dikkatli dinle. Ve kementari’nin affına maruz ol.
Duyduklarına bir anlam veremiyordu. Konuşan kimdi, bu görevde neyin nesiydi. Şu, Kementari, dediği de kim oluyordu. Neden affını isteyeceğini düşünürken, aklının en ucra köşelerinde beyaz ve kocaman bir ağaç belirmişti. Ağaçtan kelimelerle ifade edilemeyecek kadar güzel mevyeler sarkıyordu. Oda ne, birden ağaç solmuş ve üzerine karanlık çökmüştü. Kuleyi andıran uzunlukta bir yaratık ile dev bir örümcek ağacı zehirliyorlardı. Işte böyle kararmıştı beyaz ağaç ve diğerleri. Kuleyi andıran ve bakılamayacak derecede kokunç bir yüzü olan, uzaklardan derin bir ses Morgoth diye bağırdı. Evet, Morgoth... mızrağa benzeyen asasıyla ağaçları delip deşiyor, akan hayat sularını da dev örümcek “Ungoliant” diye tekrarladı bir ses, içiyordu. Sanki bir bulmacayı andırıyordu. Kimdi bunlar ve Kementari ile ne tür bir alakası olabilirdi.
Birden tökezledi. Küçük bir tümseğe çarptığının farkına vardı. Sağ tarafındaki ağacın kendisine doğru gelmekte olduğunu gördü. Bir ent diyebildi. Ağacın gözleri çok derinlerden gelen bir hüznü yansıtıyordu. Gövdesi kalıncana, kolları çok biçimsizdi. Lâkin, yaprakları çok gösterişliydi ve güneşte çok güzel parlıyorlardı. Ağaç onun yayına geldi ve eğilerek fısıltı halinde konuşmaya başladı.
- Görevinin ne olduğunu bilmek istiyorsan beni takip et.
Doğuya doğru gitmeye başladılar. Melkor ağaçla konuşmak istiyor fakat konuşamıyordu. Sesinden ent hanımı olduğu anlaşılıyordu. Kendisine bir çeşit büyü yapıldığını düşünüyordu. Gönülsüzce, fakat bastıramadığı merakından dolayı ent hanımını takip etti. Böylece iki mil yol boyunca yürüdüler. O sırada melkor etrafına bakınıyordu. Ent hanımı;
- Işte burası benim bahçem, kadim zamanlardan kalan tek yer. Burası en kudretlinin Taniquetil’den sonra kötülüklerini saçamadığı yegâne yerlerden birisidir.
Kendisine söylenenlerin hiç birini anlayamıyordu. Içinden, “ne demek istiyorsun” gibilerinde söylenmeye çalışsa da, başaramıyordu. Sanki başka bir dünyaya gelmiş gibi hissetti kendisini. Uzun vadiyi bir anda yürümüşlerdi, belkide şaşkınlığından ötürü ona öyle geliyordu. Açıklık ve etrafı ağaçlarla çevrili bir meydana gelmişlerdi. Ileride iki kişi vardı. Biri beyazlara bürünmüş bir elf, diğeri ise siyahlara bürünmüş bir orktu. Gittikçe yaklaştılar ve elf olan konuşmaya başladı.
- Hoş geldiniz efendi Darkmenathar. Benim adım Etessar. Bugün, çok mutlu bir gün. Kötülüğün tohumlarının kökten temizlenmeye başladığı zamanlar nihayet geldi. Karanlıklar efendisi Sauron, savaşı kaybetti. Elflerin çok büyük bir bölümü batıya kutsal topraklara yolculuklara başlamak üzere. Zaman insanların zamanı oluyor. Yüce kralları Arathorn oğlu Aragorn ve arkadaşları irfan sahibi kişiler.
Ork orada hemen lafa girdi:
- Tabi, son söz henüz söylenmedi. Orkların kaderini tayin edecek zaman yaklaştı. Bunu da ancak siz başarabilirsiniz. Aradaki barışı sağlarsa, ki Iluvatar’a bu yönde yazgısını şekillendirmesi için her gün dua ediyorum, barışı ancak sizin yardımınızla sağlayabiliriz. Kardeşlerimin hürriyetini ortadünya’ya saçtıkları kötü ünvanlarını sadece, onların yaratılmasına vesile olan siz temizleyerek, siz kazandırabilirsiniz.
Melkor, bütün bu bulmacaların içinde kendine bir yer bulmaya çalışıyordu. Anlatılanların hepsini henüz anlamaya başlamıştı. “Neden ben ?” diyebildi.
- “Neden mi siz? Saçtığınız kötülüğün tohumlarını temizlemek size kaldı da ondan” diye cevap verdi Etessar. “Zamanın başında dünyayı karanlığa gömdünüz. Kötülükleriniz yüzünden nice kanlar aktı. Ağıtlar yakıldı. Elf ırkından karanlık zindanlarınızda seni buraya gönderen yüce yaratıcımız Eru’ya olan nefretinin bir simgesi olarak orkları yarattınız. Işte şimdi nefreti sevgiye dönüştürecek olan güç size verildi. Yaptıklarınız için defalarca özür dilemenize rağmen özrünüz kabul edilmedi. Zaman dışı boşluğa hapsedildiniz. Fakat bağışlayıcı Eru, yüce Eru size son bir şans daha verdi.”
Etessar’ın konuşmasından sonra ork olan inanılmaz bir şekilde bağırdı, haykırışı ağaçların sallanmasına neden olmuştu. Etessar, arkadaşına bakıp ondaki konuşma isteğini anladı.
- Halime bir bakın, yüzüme bakın ... gördüğün yüz, sizin orta dünyaya olan kinininizin dışa yansıması gibi, sadece nefreti yansıtıyor. Bunu temizlemek size kalmış. Aramızda hâlâ barış yanlısı, diğer orkların kışkırtmalarına uymayan bir topluluk var. Bir elf gibi görünmesekte, içimizde bir elfiz. Yaratıcımıza bir gün olsun duâ etmediğimiz görülmemiştir. Dâima içimde sizin geleceğinize dair bir ümit vardı. Sizden öğrenmek istiyordum neden bizi bu surete büründürdüğünüzü. Liderimiz Darkhes, daima şu irfan dolu sözleri söyler. “Hiçbir düşünen yaratık kötülük üzere doğmamıştır. Ona kötülüğü yaptıran doğru bildiği yanlışlardır.” Işte ben burdan yola çıkarak sizin için günlerce dua ettim. Kendimi böyle nitelendirmek istemiyorum ama diğer canlıların deyimiyle bu yabani, canavar pisliklerinizi siz temizlemek zorundasınızzz!!!.
Artık anlamıştı, Melkor... neden buraya gönderildiğini. Görevi belliydi ve zor olmasına rağmen bu ona yaptıklarını düzeltmesi için bir fırsat olarak önüne sunulmuştu. En sevdiğini kırmak istemiyordu.
- Tamam, üzülme Elminster, aklıma şimdi geliyor. Hatırlamaya başlıyorum.
Ork sevinçle bakmıştı Efendisine. Nasıl olduğunu anlayamadı ama efendisi ismini bilmişti. Melkor, Etessar ve ent hanımına dönerek:
- Lokumdal ve Etessar, sizler burada kalın... ve Elminster sen benimle geliyorsun. Iki gün sonra tekrar burada buluşacağız...
Ikisi bir şey söyleyemeden Melkor ve Elminster yanlarından hızlıca ayrıldılar. Darkmenathar, diğerlerine sormamasına rağmen Uzunkaynak vadisinde olduğunu hislerinden anlamıştı.
- “Nereye efendimiz!” diye sordu, ışıldayan gözleriyle Elminster.
- Beni takip et, ne olduğunu göreceksin. Yolumuz en eski kaleme, utomno’ya gidiyor. Karanlık zindanlarda göreceğim ufak bir iş var.
Böylece ikisi hızla batıya doğru yol almaya başladılar. Önünde batıda çok ilerilerde Angmar dağlarını görebiliyorlardı. Yapması gereken önemli iş onları orada bekliyordu...
3- “ANGMAR DIYARINDA”
Ne kadar yürüdüklerini kendiside kestiremiyordu. Geriye doğru baktığında baya yol aldıklarını görebiliyordu. Arkada Elminster ona yetişmeye çalışıyordu. Güldü, fakat geçmişinden duyduğu nefret... Elminster’e baktığında bunu görebiliyordu. Koşarken kendi içinde geçmişte yaptıklarının muhasebesini yapıyordu. Düşünüyordu, o olmalıydı, ama o olmak için henüz hazır değildi. Bu kadar çabuk nasıl değiştiğini kendiside anlayamıyordu. Aklına Ea’ya inişlerinden kısa bir zaman sonra Varda ile yaptığı ve o zaman içindeki öfkenin baskın çıkmasına neden olan konuşma geldi.
- Işığım, sen benim olmalısın. Ainur içindeki en kudretliye, en güzeli yakışır. Seni seviyorum. Seni kardeşimden de fazla seviyorum. Reddetme beni!!!
- Hayır, Melkor kardeşini sevdiğimi biliyorsun. Eru’nun düşüncesinde biz ikimiz için yaratıldık. Ainur’un müziğinde bu temayı bozmaya çalışman doğru değil. Senin yüzünden, Nienna yas....
Görüntü bir anda zihninden kaybolmuştu. Konuşmanın geri kalan kısmını anımsayamıyordu. Acaba Nienna’ya ne olmuştu. Nienna, evet zaman dışı boşluğa üç çağ boyunca hapis kararı verildiğinde, Anbanakar tarafından götürülürken,ilk o zaman onun yüzüne dikkatlice bakmıştı. Fakat, gözünden yaşlar akıyordu. O bakışı, uzunca bir süre unutmamıştı. Ta ki, öfkesi yine baskın gelinceye kadar. Biliyordu, arkasından sadece o ağlamıştı.
- “Efendimiz!!!” diye bağırdı Elminster arkasından. “Arkana bak, bir canavar geliyooor.!”
Melkor, durmaktansa daha da hızlı koşmaya başladı. Zihninden arkasındaki yaratığı görebiliyordu. Üç metre boyundaki büyük bir kutup trolü, elinde baltasıyla arkasından hiddetle ilerliyordu. Trol tam onu yakalayacakken, Melkor az ilerisindeki büyük bir taşa aynı anda iki ayağınıda basıp, geriye doğru, hayvanın üzerinden arkasına iki ayak üstüne düştü ve kılıcını çekerek, hayvanın sırtına sapladı. Neye uğradığını şaşıran trol, acılar içinde arkaya doğru bir yumruk salladı. Trolün arkasına doğru attığı yumruğu önceden tahmin eden melkor hızla eğildi ve keskin kılıcıyla iki bacağınıda yerinden kopardı. Bacakları kopan trol daha fazla acıya dayanamayıp düştüğü yerde kaldı. Yerdeki ölüye bakan melkor, kafasını arkaya doğru çevirdiğinde Elminster’in ona şaşkın gözlerle bakmakta olduğunu gördü.
- Sen iyimisin?
- Benin bir şeyim yok, si-siz iyimisiniz?
- Burada daha fazla kalırsak, az sonra ikimizde iyi olmayacağız. Kurtlar, kanın kokusunu alıp şimdiden buraya doğru gelmeye başlamışlardır bile. Hemen sığınacak bir yer bulalım.
Hava kararmak üzereydi. Ikili, Angmar Dağlarına yakın bir yerde sığınacak bir mağara bulmuş, dinleniyorlardı.
- Efendim, yoldan beri konuşmuyorsunuz. Orada sizi bekleyen şeyimi düşünüyorsunuz?
- Hayır.! Geçmişimi düşünüyordum, yaptıklarımı... Biliyor musun buraya ilk geldiğimde, dünyanın kralı olarak diğer tüm canlıları boyunduruğum altına alacağıma yemin etmiştim. Bunun içinde ulaşılamayacak ve korunaklı bir yer inşa etmem gerekiyordu. Işte bu dağlar benim emeğimin ürünü olan yapılar. Buz gibi, keskin bir soğuk. Tabi Utomno’yu unutmamak lazım. En iyi sığınak yerlerimden birisiydi. Içinde o kadar çok mağara açtırdım ki, labirent halini almıştı, yıkılana kadar...
- O savaşlar, efendimiz. Eldar ilminden başka pek kaynağımız yok. Anlatılanlarda fazla iç doyurucu değiller. Kale yıkıntılarına, yarın gireceğimize göre anlatsanız olmaz mı!
Melkor, gülümseyen fakat ciddi bir ifadeyle;
- Bakıyorum, nasıl yenildiğimi öğrenmek için sabırsızlanıyorsun.
- Yanılıyorsunuz. Bugünlere gelmek için ödediğiniz bedeli anlamaya çalışıyorum sadece. Yaptıklarınızın size neler kazandırdığını görmek istiyorum, yada neler kaybettirdiğini...
Bu sözler üzerine, Melkor, sustu. Kıpkırmızı gözlerinin içindeki bembeyaz göz bebeklerini Elminster’e doğru çevirip içinden bir ışık saçtı. Elminster, göğsündeki zırhına akan ışığın, efendisinin üzerindeki duvara yanılsamasını çok net görüyordu. Efendisi, anlatmaya başlarken, oda görüntülere dalıp gitti.
- Korkunç bir savaştı. Cesaret edemeyip savaşamadığım savaşların sonucusu olmuştu. Daha önce buna gerek de duymamıştım. Valar her ne kadar güçlü olsada, hâlâ en güçlüleri bendim içlerinde. Balrog’larım elflerle başedebilmesine rağmen onlar kadar çevik ve cesur değillerdi. Kara Ancalagor, hizmetkarlarım arasında en güçlü savaşçımdı. Ama onu da öldürdüler. Hemde bir insan tarafından... Earendil adlı bir denizci tarafından.
Melkor, bir an sustu. Aklına Gorthaur gelmişti. Öfke savaşında, savaşı kaybetmek üzereyken onunla yaptığı son konuşma aklına geldi.
- Savaşı kaybettik, herşeyi kaybettik. Kara ejder gökten düştü ve kuleler yıkıldı. Düşman birlikte. Her yerde. hâlâ zaman varken, şimdi gidin efendim buradan çok aşağılara.
- Sende onları biliyorsun. Sizi serbest bırakıyorum, gidin. Her zaman hizmetkârım olacaksınız.
- Emrettiğiniz gibi, kralım.
- Her şeyde bir payım var. Işığı iki kere yok etmem iki sefer kaybetmeme neden oldu. Yıkıntıları arkamda bırakıyorum. Sakın derinlerdeki hazineme dokunma. Ben döndüğümde hâlâ yanımda taşıyacağım. O, kendi ihtirasının kadını. Bitti artık Gorthaur... huzurumdan uzaklara git ve yolumdan ayrılma.
- Emrettiğinz gibi, kralım.
Sauron, huzurundan ayrıldıktan sonra, Morgoth ona hitâben;
- Kardeşimin üzerinde olan payım, senin sonunun benimkinden iyi olmayacağını söylüyor, hizmetkârım.
Yukarılardan gümbürtüler eşliğinde bir ses, ki bu ses nefret ettiği Tulkas’a aitti;
- Gidiyoruz, Morgoth. Hissettiğin demirin varlığını hiç unutabilir misin.
Rüyadan uyanırmış gibi, birden kendine geldi, Melkor.
- “Gorthaurrrr” diyebildi sadece “Tulkas” diye içinden geçirmişti.
- Artık o yok. Sizden sonra kötülüklerine devam etti, hem de sizi bile aratmayan bir şekilde.
Elminster başını öne doğru eğdi, kafasını ağır hareketlerle mağrur bir şekilde kaldırarak karşısındaki uzun boylu ve heybetli Efendisine;
- Özür dilerim... öyle demek istememiştim.
Melkor, parlayan gözlerine bakarak;
- Üzülme, haklısın aslında. Onu caydıran bendim. Oda benim yüzümden karanlık tarafa geçti. Günahlarının bedelini çekecek, benim çektiğim gibi.
Efendisinin yüzüne bakan Elminster, konuşmasına devam etti.
- Tüm gücünü bir yüzüğe aktardı ki, diğer yapılan yüzüklere hükmedebilmesi için, bir buçukluk tarafından yüzüğü hüküm dağındaki ateşe atıldı ve gölge olup gitti. Bu kadar kolay olmadı tabi ki, çok büyük savaşlar oldu. Binlerce ölü verdi orklar ve insanlar. Miğferdibi savaşı, Pelennor çayırları savaşı ve en son savaş, Mordor’da hüküm dağının eteklerinde yapıldı.
- Demek öyle, bir maia’nın öldüğünü ilk defa duyuyorum. Bu mümkündür ama, bir maia’ı ancak bir maia öldürebilir. Tabi güçlerinin büyük bir bölümünü harcamamışsa... O hâlâ yaşıyor, fakat bir gölge olarak. Ruh hiçbir zaman ölmez. Dünya’da artık hiçbir şey yapamaz. Eru’ya şükrediyorum, beni bir Vala olarak yarattığı için. Bu gördüklerini kimseye anlatmanı istemiyorum. Bu ikimiz arasında bir sır olarak kalacak. Kimse benim gerçek kimliğimi bilmemeli. Zamanı geldiğinde buna gerek kalmayacak... inan bana... Şimdi uyu. Yarın bizi büyük bir iş bekliyor. Ben karanlığı yeterince hissettim.
Melkor, Elminster’a baktığında onun çoktan uyumuş olduğunu gördü. Sabaha kadar öldürdükleri ve geçmişte yaptığı kötülükler hakkında düşündü. Üzüldü ama yaptıklarından ötürü tek bir gözyaşı bile dökmedi.
Elminster, sabah uyandığında yanında yanan dalların çıtırdısını duyuyordu. Sağına doğru baktığında, Efendisi yakalamış olduğu kuşu, ateşin üzerine kızartıyordu.
Elminster kuşu tam nasıl yakaladığını soracaktı ki:
- Sakın kartalı nasıl yakaladığımı sorma... sadece ye.
Melkor kızarmış kuşun etinden bir tutam Elminster’a uzattı. Yanmış et parçasına bakan Elminster istemedende olsa eti aldı ve ağzına doğru götürdü. Nede olsa daha önce hiç kartal eti yememişti.
- Nasıl beğendin mi ?
- Çok değişik bir tadı var, sevdim, geyik eti kadar tatlı bir et.
- Al şu suyu, kızarmış etin yayında iyi gider.
Yemeklerini bitirdikten sonra, yola koyuldular. Artık utomno’nun artıkları gözükmeye başlamıştı. On binlerce yıl geçmesine rağmen, temelleri hâlâ ayaktaydı. Yıkık olan kalesine doğru bakan Melkor’un içini bir anda bir öfke kaplamıştı. Içinden gelen bir ses “Sana ve kalene bunu yapanların öcünü almayacakmısın Sana ve kalene bunu yapanların öcünü almayacakmısın Sana ve kalene bunu yapanların öcünü almayacakmısın” diye defalarca yankılanmıştı içinde.
- Efendimiz, şuradan aşağıya doğru bir yol var, bakmaya gidiyorum.
- “Dur, gitme... bekle” diye arkasından bağırdı ama geç kalmıştı.
Kendine gelebildiğinde, Elminster’in çoktan bulduğu yol olan tuzaktan aşağıya düşmüş olduğunu gördü. Melkor, hemen Elminster’in düştüğü çukurun başına geldi ve koca delikten ağaşıya;
- “Elminsteeeerrr. !!!” diye defalarca bağımasına rağmen, cevap olarak en ufak bir ses gelmiyordu.
Hemen başka bir yol aramaya başladı. Aklını toplayıp düşünmeye ve bir takım yollar bulmaya çalıştı. Elbette sadece kendisinin bildiği bir takım yollar yapmış olmalıydı ve aradığını düşüncelerinde buldu. Buraya yakın olan bir mil ötedeki gizli giriş aklına gelmişti. Burayı ondan başka bir tek Gorthaur biliyordu, bir zamanlar...
Geçide doğru hızlıca koşmaya başladı. Genelde karda yürümek zor olmasına rağmen ayakkabılarının özelliğinden olsa gerek, çok hızlı koşuyordu. Eliyle koymuş gibi buldu mağarayı ve girdi. Içerisi karanlıktı, sağ elinin işaret parmağından çıkan ışık etrafı bir anda aydınlattı. Içinden kutsal eru diyebildi. Ne zaman bir zorlukla karşı karşıya kalsa, yepyeni özelliklerini keşfediyordu. Böylece engin mağaranın içinde ilerlemeye başladı...
4 - “UTOMNO’NUN MÜCEVHERLERI VE MYRJALA”
..... engin mağaranın içinde, derinlere doğru yürümeye başladı. Bir yandan da ayakkabılarından ses çıkarmamaya özen gösteriyordu. Mağara, giderek genişliyor, daha esrarengiz bir hal alıyordu. Az öteden su şıkırtısına benzer sesler duydu aniden. Kınından kılıcını çıkarıp, yavaş fakat kararlı bir şekilde sesin geldiği yöne dikkatle ilerledi. Dün öldürdüğü trole benzeyen başka bir trol, yere çömelmiş, tavandan akan damlalardan oluşmuş birikintiden su içiyordu. Parmağına itaatkar bakmasıyla, sönen ışığın kendini gizlemesini sağlayan Melkor, vücudunu karanlığa bırakıp, hayvana ağır ağır ilerlemeye başladı. Iyice yaklaşan Melkor, hiç beklemediği bir anda arkasına bakan hayvanla göz göze geldi. Kalbinde kaçmaya yeltense de, başka bir irade kalması için zorluyordu. Ona yönelen trole bakan melkor, kılıcıyla trol’ün karnına doğru bir kılıç darbesi indirdi. Fakat kılıç hayvanın önünden girip arkasından çıktı. Hiçbir şey olmamış gibi yürüyen hayvan Melkor’un içinden geçip yoluna devam etti. O zaman fark etti, Melkor, görünmez olduğunu. Kendi halince giden trole bakarak, yoluna devam etti.
Saatlerdir yürüyordu. Bu dipsiz mağara yolu boyunca, duvarlarda hatırlayamadığı bazı garip tasvirler görmüştü. Ondan sonra da bu mağaraya giren olmuş olmalıydı. Belki de hâlâ burada yaşayan bazı yaratıklar vardır diye düşünüyordu. Lakin yolda trolden başka hiçbir canlıya rastlamamıştı. Nihayet gizli geçidin sonuna zorda olsa ulaşmış, kulağına bir akarsuyun sesi gelmeye başlamıştı. “Evet”, diyebildi sadece. Parmağındaki ışığın gücünü biraz daha arttırmış, mağaranın sonuna doğru yürüyordu. Yolun sonuna geldiğinde, kaynağını sadece Ulmo’nun bildiği akarsuya baktı. Burada karşıya geçebileceği bir köprü olması gerekiyordu. Fakat köprünün kapı tarafındaki çıkıntısı hâlâ sağlamdı, ama mağara çıkışındaki tarafı tamamen yıkılmış görünüyordu. Içinden “son savaşta yıkılmış olmalı” diye geçirdi. Burası, Utomno’nun en dip mağaralarının da altındaydı. Karşıda, zamanında kendisinin yaptığı ve üzerine kimse bulamasın diye Feanor’un bazı mücevherlerini işlemiş olduğu kapıyı gördü. Muhteşem mücevherler, zamanın eskitemediği mücevherler, Valar’ın kutsadığı mücevherler, oradaydı ve hâlâ parlıyorlardı. Içinden gülümsedi ve iki elini de açarak gözlerini mücevherlere dikti. Mücevherler işlendiği kayayı zorlayarak, açılmış olan ellere doğru düştüler. Ellerine gelen mücevherleri alan Melkor, onları, pelerininin arkasındaki gizli bölüme koydu. Karşıya nasıl geçeceğini düşünmeye başladı. Gözlerini kapadı ve kadim zamanlardan bildiği bir büyü ağzından dökülüverdi.
- çu lastuk nun’ure iğitteşhab nashi enitemrühüssüy çu !!!
Gözlerini açtığında kendini karşıda, kapının tam önünde buldu. Lakin kapısına da bir parola koymuştu. Bunu aldatabildiği tek cüce olan zanaatkar Gamli’den öğrenmişti. Kapıyı sanki iki eliyle açarmış gibi yapıp;
- Lıça masus lıça dedi.
Kapı büyük bir gürültüyle açıldı. Kapının açılmasıyla, içeriden inanılmaz pis bir koku yayıldı. Umduğu güçlü ruhu hissederek;
- Myrjala !!! yaşadığını biliyordum, ruhun gücünden hiçbir şey yitirmemiş.
Myrjala, Melkor’un, Gorthaur’dan sonra kandırdığı en güçlü maia’lardan biri olan Mystra’nın hayvanıydı. Sulimo’nun hizmetkarlarından karanlık tarafa çekebildiği tek maia’ydı. Daha sonraları pişman olan Msytra’nın hal ve hareketlerini sezen Melkor, onu girdiği en korkunç beden olan, sekiz başlı yılan suretinde öldürmüştü. Yılan suretindeki sekiz baş diğer sekiz Vala’yı temsil ediyordu. Bu öldürdüğü ilk ve tek maia’ydı. Myrjala sahibinin ölmesinden sonra çok huysuzlanmıştı ve Melkor, kule boyunda olan ve cüssesini büyültüp küçültebilen kartalı, utomno’nun en derinlerine hapsetmişti.
Melkor, altın kabzalı kılıcını tekrar kınından çıkartıp, dünyanın en karanlık yerlerine doğru yürümeye başladı. Parmağındaki ışığı, yanmasına rağmen çok az görüyordu. Gölgeleri hâlâ çok güçlüydü. Bu gölgeler sayesinde Manwe’nin gözlerinden, yanında Ilk aşkı olmasına rağmen kurtulmayı başarıyordu. Ilerledikçe içerideki dayanılmaz koku iyice kendini hissettiriyordu. Parmağındaki ışığın gücünü iyice arttıran melkor, ileride yolun ikiye doğru ayrıldığını gördü. Yukarı dümdüz devam eden yol Utomno’ya, sola doğru kıvrılan yol ise Myrjala’yı hapsettiği yere çıktığını düşünüyordu. Kararsız kalan Melkor önce Elminster’ı kurtarmaya karar verdi. Böylece yukarıya yani Utomno’ya çıktığını varsaydığı yoldan gitmeye karar verdi. Geçitten geçen Melkor’un arkasından geçit birden kapandı. Şimdi aklına gelmişti, bu yolun tuzak olduğu. Myrjala’yı beslemek için belirli aralıklarla, yanında bir çıkın dolusu et taşıyan bir orku alıp bizzat kendisi getirirdi buraya. Bu gizli geçidi kimsenin öğrenmemesi gerekiyordu. O yüzden etle beraber orkuda Myrjala’ya yemesi için sunardı. Ama şimdi kendisi yem durumuna düşmüştü.
Düştüğü bu durum karşısında Melkor, hiçbir şey olmamış gibi yürümeye başladı. Ilerlerken, kemik seslerini duyuyordu. Içinden bir ses;
- Buraya kadar onun için geldin. Gitmelisin, seni bekliyor, sende Belegûr’u görecektir.
Zor zamanlarında bu ses, hep ona kılavuzluk ediyordu ve yine etmişti. Kadın sesine benzeyen bu sesin sahibinin kim olduğunu çok merak ediyordu. Sesin kime ait olduğunu düşünerek, hayallere dalan melkor, önünde duran bir çift gözü yeni fark etti. Aniden durdu, ona bakan sapsarı gözler açıp kapanıyordu. Tereddüt içinde, yavaş adımlarla kartala doğru yaklaşmaya başladı. Elini, Myrjala’nın başına doğru götüren melkor şefkatli bir biçimde okşadı. etrafı müthiş bir ışık seli aydınlattı. Işığın bir huzmesinin dahi giremediği bu yerlerde, karanlıktan eser yoktu. Şok oldu. Hapsettiğinde bembeyaz olan kartalın tüyleri simsiyah olmuştu. Kartal çok zayıflamış, ve güçsüzleşmişti. Kuş yavaşça küçülüp, ufak bir kanarya boyuna geldiğinde, kendini melkor’un ellerine bıraktı. Ellerine düşen bu muhteşem kuşun, halini gören melkor acılar içinde haykırdı. Bu öyle bir haykırma oldu ki, ağzından çıkan ışık huzmesi tavanı ve önüne gelen her şeyi delip gökyüzüne yükseldi. Sonrasını büyük sesler izlemeye başladı. Yukarılarda bir şeyler yıkılıyor olmalıydı. Elminster’i düşünmeye başladı. Sakın ona bir zarar gelmesin diye içinden düşünüyordu.
- Hissettiğim iki kudretli ruh var. Birisi sensin. Diğeride kendisine bir şey olmasına izin vermez.
Myrjala’ya bakan melkor, onun iyiye gitmekte olduğunu gördü. Sesinin deldiği yerden aşağıya akan ışık huzmesi Myrjala’nın tam üzerine yansıyordu. Işığın yansımasıyla kuşun renkleri yavaş, yavaş beyazlamaya başladı. Gözlerini açan kartal, yıllarca sahibini beklermiş gibi ona bakıyordu. Aniden ışık huzmesi kesilmişti.
***
Uyandığında ayağa kalkmaya yeltendi ama, her yerinin uyuşmuş olduğunu hissetti. Saatlerdir burada yatıyor olmalıydı. Etrafına bakındı, sadece karanlıktı. Zemine elleriyle dokunmaya çalıştı. Mermerle kaplıydı ve çok kaygandı. Buz gibi soğuğun kürklü vücuduna olmasa da ellerine verdiği acıya daha fazla dayanamadı ve ellerini çekti. Uyuşmuş uzuvlarına rağmen zorla da olsa ayağa kalkmayı başardı. Etrafına yeniden, bu sefer dikkatlice bakındı. Uyuşmuşluğun sisleri gözlerinden çekildi. Düştüğü yere azda olsa güneş ışığı vuruyordu.
Efendisine ne olmuş olabileceği henüz aklına geliyordu.
- “Efendim!!!” diye defalarca bağırdı.
Bağırmaya devam ediyordu ama karşılığında en ufak bir ses duyamıyordu. Sağına doğru baktığında yerde hareket etmekte olan bir cisim gördü. Hızla ona doğru yaklaşıyordu. Içinden fare olmalı diye geçirdi. Belinden bıçağını çıkarıp, kendisine gelmekte olan hayvana attı. Hedef yerini bulmuştu. Neşeyle;
- Evvett....
Ölüm çığlığı atan hayvanın sesinden fare olduğu anlaşılıyordu. Fakat ufak ayakların çıkartmış olduğu sesler giderek artıyordu. Ileride yıkıntıların arasından çıkan ufak gölge parçacıklarının fare olduğunu çıkarken anlayan Elminster, derhal sığınacak yüksek bir yer aramaya başladı. Fakat aradığı yeri bir türlü bulamıyordu. Farelerden derhal kaçmak için, ışığın çok az aydınlattığı bu yerde kapana kısıldığını farkeden Elminster, bir çığlık atıp;
- “Efendimin kudreti üzerinize olsun, pis hayvanlar!” diye haykırdı.
En umutsuz anında yerin altından bir sesin gittikçe yükseldiğini duyan Elminster durakladı. Yer sallanmaya başladı ve yerin altından yukarıya inanılmaz bir ışık huzmesi mermeleri parçalayıp girdi. Işığın içeri girmesiyle, ışığın gücünden gözlerini eliyle koruması bir oldu. Işığın gücü sadece gözlerine zarar vermeye çalışmamış, aynı zamanda tavanın büyük bir gürültüyle yıkılmasına neden olmuştu. Şansına ışığın çıkmasıyla, tavan aşağı doğru değil de, yukarıya savrulmuştu. Gürültüler bir biri ardına gelmeye başladı. Ne olacağını kestiremeyen ork, sağlam olduğunu düşündüğü bir kayanın altına sığındı. Bağdaş kurup, elleriyle kafasını korumaya çalıştı. Gümbürtüler hâlâ devam ediyor, fakat azalan bir ivme gösteriyordu. Ve, yerini ufak taşçıkların çıkarttığı seslere bıraktı. Her şeyin bittiğini anlayıp, kafasıyla etrafa bakındığında, neredeyse batmakta olan güneşi görüyordu. Ayağa kalkıp, gördüklerine inanamamışçasına gözlerini ovuşturdu. Çok şanslıydı. Işık onun olduğu katın yukarısındaki tüm katları yerinden koparmış ve kopan büyük kaya parçalarını etrafa saçmıştı. Ork şaşkınlığını gizleyemeden, gözlerini gökyüzüne kaldırıp;
- “Ku-Kutsal Eru adına.”
Kulağına tarif edilemez bir ses geliyordu. Sanki kristaller birbirine yavaşça ve güzel bir ahenk içinde çarpıyor ve çıkan ses yüreğinin en derinlerindeki duyguları harekete geçiriyor, okşuyordu. Gözlerini birden ışığın çıktığı deliğe doğru çevirdi. Dikkatlice süzdü ve deliğe doğru yürümeye başladı. Delikten ışık çıkmıyor, şu anda güneş ışığı deliği aydınlatıyordu. Delikten aşağıya doğru baktı ve parlayan ufak bir çift sarı ışık gördü...
***
Işığın kesilmesiyle, gözlerini elindeki kuştan tavandaki deliğe doğru çeviren melkor, Ezessaaaar !!! diye bağırdı. Yukarıdan;
- Kulenin en tepesindeyim efendim, iyiyim ben. Siz iyimisiniz. Aşağıda neler oluyor öyle...
Elminster’in sesi kısıkta olsa ulaşıyordu. Melkor ona direktifleri vermeye devam etti.
- Bizi merak etme, ben ve o... iyi sayılırız. Şimdi, hemen oradan bir çıkış yolu bul. Kuzeye doğru yürü, orada Angmar tepesini göreceksin. Onun arka tarafında bir mağara girişi var, beni orada bekle.
- Tamam.
Gerekli cevabı alan melkor, hızla geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Kapalı olan geçide bakarak, kınından yakut ve elmasla süslenmiş geniş kabzalı kılıcını çıkarıp, sert kayayı deşmeye çalışıyordu. Kılıç darbeleri sayesinde kayada yavaşta olsa açılan oyuk git gide büyüyordu. Bir elinde Myrjala’yı tutuyor, diğer eliyle de kılıcını kullanan melkor, çok büyük bir çaba sarf ediyordu. Biliyordu, geçit sadece girişten açılabilirdi.
Elindeki varlığın kalp atışlarının gittikçe zayıfladığını hissediyordu. Şüpheye kapılarak kılıcını elinden bıraktı ve çömelip Myrjala’yı yere bıraktı. Eline tekrar kılıcını alarak kayaya daha hızlı vurmaya başladı. Bunun bir fayda getirmeyeceğini anlayan melkor, gözlerini kapayıp, gücünü kılıcına yoğunlaştırdı. Etraf şu anda apaydınlıktı. Kılıçta inanılmaz bir enerji birikiyordu. Işığın gücünden olsa gerek myrjala ayağa kaldıp sahibinin omzuna kondu. Oda gözlerinden çıkarttığı ışınla son kalan güçlerini de kılıca aktarmaya başladı. Omzunda myrjala’yı hisseden melkor, kılıç darbesini koca kayaya indirdi ve enerji yavaşça kayada çatırdılar meydana getirmeye başladı. Geriye çekilen melkor, kayanın çatlayıp yıkılmasını izledi. Taki myrjala omzundan yere düşene kadar...
Yere düşmekte olan kuşu bir hamlede yakalayan melkor, ne yapacağını şaşırmış bir halde düşünmeye başladı. Büyülûgat dilindeki iyileştirici ve dua tarzındaki şu sözleri ağzından dökülüverdi.
- reliaV iğelem anneiN anuhur çüg nisrev.
Myrjala azda olsa kendine gelmiş, kalp atışlarının hızlandığını anlayan melkor’da rahatlamış, dua ettiğine şükranlarını sunmuştu. Doğruca yıkılan kayaları parıldayan kılıcıyla temizleyip, yolunu açtı. Feanor’un mücehverlerini aldığı kapıdan karşıya, uçurumun üzerinden, yine aynı sözlükleri söyleyerek geçti. Mağara girişine doğru koşarak hızlıca karanlığa daldı. Kılıcının parlaklığı, karanlık mağarayı çok iyi aydınlatıyordu. Sabah kaleye girmek için saatlerini verdiği mağarayı çabucak geçmiş, mağaranın girişine ulaşmıştı.
Elminster, ateşi yakmış üzerinde yakaladığı geyiğin et parçalarını kızartıyordu. Düşünüyordu, kesin o ışınla, efendisinin bir alakası olmalıydı. Mağara birden aydınlandı. Içeriden bir ışık buraya doğru yaklaşıyordu. Ne olduğunu anlayamayarak kınından kılıcını çıkarmasıyla sokması bir oldu. Gelen efendisiydi.
- Oda ne, bir kartal, yemek için mi getirdiniz? Geç kaldın ben çoktan...
- Hayır, o benim uçan ruhum olacak bundan sonra. Böyle göründüğüne bakma. Görüp görebileceğin en büyük kuştur, o.
- Bumu büyük!!!
Myrjala, melkor’un omzundan aşağıya kanatlarını açarak kondu ve Elminster’ın daha önce duyduğu kristal parçacıkları sesini andıran sesi çıkararak bedenini büyütmeye başladı. Karşısındaki kuşun ancak yarısına gelen Elminster, şaşkınlığın gizleyemeden yutkundu.
- “Diğer ruh işte buydu efendim.” dedi kuş, sahibine.
Myrjala, kanatlarından birisiyle Elminster’i işaret ediyordu.
Akşam olmuş ve grup yemeklerini yemiş, ateşin etrafında ısınıyordu.
- Myrjala, sen nasıl yaşadın bunca sene burada. diye sordu merakla Elminster.
- Bir maia olmasam da benim içimde de bir maia ruhu var. Bana efendimin dua ettiği bakardı. Binlerce yıl beni, neden buradan çıkartmadığını şimdi daha iyi anlıyorum.
Bir sır olduğunu anlayan Elminster saygı gösterip, yorgunluğunda vermiş olduğu bitkinlikle huzurlu bir uykuya daldı. Orku kanadıyla örterek ısınmasını sağlayan Myrjala efendisine;
- Seni daha önceden tanıyor gibiyim, efendim. Ben gördüğüm hiçbir ruhu unutmam. Ama nedense seni bulanık görüyorum geçmişimde.
- Merak etme Myrjala, zamanı geldiğinde....... geldiğinde.
- “Efendimiz en iyisini bilir.” dedi kuş ve melkor’un yüzüne nefesinden üfürüp, uyumasını sağladı.
Sabah güneşinin ışığı yüzüne vurduğunda uyanmıştı melkor. Ayağa kalkmak için doğruldu ve mağara girişinin önünde Myrjala’nın etrafı seyrettiğini gördü. Elminster ise uyuyordu. Yapması gereken bir sürü iş vardı. Etessar ile Lokumdal’a verdiği iki gün sonra buluşma sözünü unutmamıştı. Üzerindeki giysilere baktı. En ufak bir kir izi bile yoktu. Duvara dayanmış olarak gördüğü kılıcı, ise kınında olmasına rağmen hâlâ parlıyordu. Dünkü olayın kılıca olan tesirinin henüz bitmediği anlaşılıyordu. Ayağa kalkıp Elminster’i uyandırdı. Gitme zamanı gelmişti.
5 - “BIR IMPARATORLUĞUN TEMELLERI”
...Sabah yola çıkmalarına rağmen, öğle olmadan uzun kaynak vadisi ufukta görünüyordu. Myrjala götürüyordu ikisini. Kartal kanatlarını açtığında 12 metreyi buluyordu. Kendisini uçuran beyaz kartala bakan Melkor’un içini bir sıcaklık kapladı. Geçmişte yaptığı hatalarından birisini temizlediğini düşünüyordu. Lakin Myrjala gerçek kimliğini bilmiyordu. Öğrendiği zaman ki tepkisini çok merak ediyordu.
- Geldik efendimiz. Işte oradalar, bizi bekliyorlar.
- “Bu bir ent hanımı değil mi?” diye sordu Myrjala kısık gözlerle.
- Evet öyle. Dedi gülerek Elminster.
- “Hiç yabancı gelmiyor.” Gözlerini daha bir kısmıştı.
Yere zarif bir iniş yapan kartaldan akrobatik hareketle aşağıya atlayan Melkor;
- Umarız fala bekletmemişizdir. Bu Myrjala...
- Hımmm. Yavaş ol. Biz erkeklerimiz kadar hızlı konuşamayız. Myrjala, görüşmeyeli çok uzun zaman oluyor.
Birbirlerini tanıdığını anlayan iki eski dostu yalnız bırakıp, diğerlerinin yanına giden Melkor;
- Içimde çok kötü bir his var ve gittikçe büyüyor. Yoldan beri düşünüyorum. Hemen Demir dağlara gitmemiz lazım.
- Normalde dört günlük yolumuz var. Yalnız Myrjala’yla gideceğimiz için ne kadar zamanda gideriz, bilemem.
- Kestirmek zor olmasa gerek.
Heyecanla bir görev bekleyen elfe dönerek;
- Etessar, Ayrıkvadi’de seni bulacak olan elçiyi bekle.
- Lokumdal, sana Etessar aracılığıyla, ihtiyaç olduğunda görevlerin bildirelecek.
- Hımmm. Efendimiz en iyisini bilir.
Efendisini ve orku üzerine alan Myrjala, hızla demir dağlara doğru yol almaya başladı. Grup Greylin’e yarım günlük bir zaman diliminde ulamıştı. Doğu’da, gri dağların bulunduğu yerler oldukça sisli gözüküyordu. Bunun üzerine güneye gri dağların çevresinden dolaşıp gitmeye karar verdi melkor. Orman nehrinin üzerinden yol almaya başladılar. Güneşin ağır ağır batmasından dolayı doğan karanlığın üzerlerine çökmesiyle orman elflerinin kaldığı, yalnız dağ erebor’a yakın bir yerde geceyi geçirmek için konakladılar. Yere inerek etrafına bakındı Melkor. Güneyde tüm ihtişamıyla kuyutorman dağları uzanıyor, doğuda ise esgaroth gölü güneye doğru durgun bir şekilde akıyordu. Yemeklerini yiyen grup izdivaca çekilmişti. Yemek boyunca Etessar ve Myrjala koyu bir sohbet etmişler, Melkor, Etessar’ın onlara verdiği birkaç parça peksimet atıştırmış ve ikiliden ayrı olarak ne yapması gerektiği hakkında düşünmüştü. Acaba nasıl orkları bir araya getirip birlik olmalarını sağlayacaktı. Etessar’ın anlattığına göre aralarında bile birbirlerine düşmanca davranıyorlardı. Hem düşmanları da çoktu. Insanlar, elfler ve cüceler tarafından nefret edilen bir ırktılar. Orkları birleştirip liderleri nasıl olacaktı. Olsa bile diğer ırklarla aralarındaki önlenemez düşmanlığı nasıl giderecekti. Bir çıkış yolu arıyordu ama bulamıyordu. Kimliğini de açıklayamazdı. Bu daha büyük felaketlere yol açabilirdi.
- Efendimiz bize kendisinden bahsetmeyecek mi? diye sordu myrjala.
Düşüncelere dalan melkor, gözlerini, kendisine keskin gözlerle bakan koca kartala çevirdi;
- Ne öğrenmek istiyorsun ? Benimi, onu bende bilmiyorum. Ne olduğumu, bu işin sonunda anlayacağız... umarım... Bana şimdilik Darkmenathar diyebilirsin.
- Her şeyin bir özü vardır efendimiz. Sizin ruhunuzun da bir özü var. Sizde yok olmayan ateşi görebiliyorum. Siz, ne olmak istiyorsanız, osunuz. Buna gönülden inanın yeter ki.
Kıpkırmızı gözlerini ona bakan sapsarı gözlere çeviren melkor, söyledikleri tavsiyeler için teşekkür etmek istermiş gibi ufak bir tebessümle karşılık verdi.
Sabah erkenden yola koyulan grup, akşamüzeri, sulimo’nun rüzgarının da yardımıyla demir dağlara ulaşmıştı. Genelde orklar, dağların çevresine okçular yerleştirir, gelen yabancı misafirleri de hoş karşılamazlardı.
- “Efendimiz, görünürde hiç ork göremiyorum. Bir şeyler olmuş olmalı. Diye söyledi” Elminster, meraklı gözlerle etrafı kolaçan ederken.
- Sizin klan, nerede yaşıyor.
Gözlerini kısmış, Içinden “bir şey olduğunu anlamıştım” der gibiydi.
- Dağın çok altlarında yaşarız biz. Işık bize etki etmez ama inanışımızın gereği olarak gün ışığına çıkmadık yazgımız gelinceye kadar. Efendi Darkhes, seni bu konuda aydınlatır.
- “Myrjala, alçal.” diye emretti.
Demir dağların en yükseği olan, kastmar’ın girişine ulaştılar. Görünürde, kimseler yoktu. Orklar arasındaki güç savaşı hâlâ sürüyordu. Elminster, yolda melkor’a gerekli olan tüm bilgileri anlatmış, bilgilendirmişti.
- Işte, şu karşıdaki gurgas dağı, orada daha önce bahsettiğim Gargas’ın liderliğinde bir grup ork yaşıyor. Fakat gözleri bizim üzerimizde. Diğer orkları, insanlara ve elflere karşı kışkırtmak için uğraşıyor. Efendi Darkhes sayesinde bu amacına fazla ulaşamadı ama, bu son savaştan sonra, iyice orkları kendine çekmeye başladı. Mordor’da hüküm dağının etekleri altında yapılan savaşta ölen kardeşlerimizin intikamını almak istiyor. Son günlerde iyice toplanmaya başladılar.
- Tamam, bu gece çok uzun bir gece olacak.
Omzuna konan Myrjala’ya, dün yaptığı gibi ufak bir tebessümle karşılık vererek, Elminster’ın arkasından dağın derinliklerine doğru yürümeye başladılar. Geçitler orkların boyuna göre yapıldığından bazı yerlerden eğilerek geçmek zorunda kalıyordu. Aşağıya indikçe, duvara monte edilmiş meşalelerdeki kabartmalar dikkatini çekmeye başlamıştı. Hepsinin üzerine Belegûr ismi kazınmıştı. Melkor’a Sindar’da bu isim verilmişti. Yazgısının nasıl şekillendiğini gözler önünde görür gibiydi. Baya bir geçitten geçtikten sonra, uzun merdivenlerden aşağıya indiler. Merdivenin sonunda bir ork nöbet tutuyor gibiydi.
- Merhaba F’lüt...
- Nerelerdesin sen, efendimiz seni çok merak etti. Günlerdir haber alamadık senden. Çok kötü şeyler oldu. Gargas aramızdakilerden bazılarını kendi tarafına çekip, en azından 6.000 kişilik bir ordu ile Mordor’a doğru yürüyüşe geçti. Amaçları Gondor’a saldırmak.
Birden, omzunda bir kuş ile bekleyen, Elminster’in arkasında duran beyazlar içindeki adama gözü takıldı.
- Buda kim? Yoksa...
- Sesinin çok güzel olduğunu duymuştum. Ama bu kadar güzel olabileceğini düşünmemiştim. Ben Darkmenathar ve buda Myrjala.
- Yüce Eru adına. Demek sonunda gelebildiniz. Inanmıyorum.
F’lüt heyecan ve mutluluğun vermiş olduğu hisle Melkor’a sarıldı. Şaşkınlığını gizleyemeyen melkor, kontrolü kaybetmeden iki eliyle omuzlarından geriye çekerek, gözlerinden yaşlar gelen F’lüte baktı.
- Yıllardır beni mi bekliyordun ?
- Hayır, yıllardır belli olmayan sonu mu bekliyordum. Beklediğim sonun, aslında benim için bir başlangıç olduğunu görüyorum.
Görünüşü efendisi gibiydi. Daha çok bir elfe benziyor, orkların dişilerindeki esrarengiz gizliliği yansıtıyordu. F’lüt dişi bir orktu. Çocukluğunu Etessar ve gargas ile beraber geçirmiş, diğer kızlardan ayrı olarak, çok cesur bir ork olarak yetişmişti. Dedesi Darkhes’ten almış olduğu beyazlık ona saygı gösterilmesini sağlıyordu. Klandaki tek savaşçı kızdı. Zamanla gargas’la araları bozuldu ve Elminster ile kardeş gibi yaşıyordu. Ona F’lüt denmesinin nedeni, doğarken çıkardığı muhteşem ağlama sesiydi.
- Hemen Darkhes’le konuşmam lazım. Nerede şu anda?
- Babalarımızla toplantı halindeler. Ne yapmaları gerektiği hakkında tartışıyorlar. Gargas, Klanımızdan bazılarını kendi tarafına çekebilmek için Havk’ı burada bıraktı.
Toplantının yapıldığı yere doğru hızlıca yürümeye başladılar. Önlerinde melkor, arkasındanda Elminster ile F’lüt geliyordu. Ileride meşalelerin aydınlattığı büyük bir odada orklar toplanmış, aralarından bazı bağrışma sesleri kulaklarına doğru geliyordu. Orklar, sanki hepsi birden hissetmiş gibi, topluca onlara doğru gelen melkor’a baktılar. Hepsinin gözleri fal taşı gibi açıldı. Beyazlar içindeki Darkmenathar, onlara doğru geliyordu.
- Açılın !!! kardeşlerim...
Kalabalığın içinden, tartışmanın yapıldığı alana girdi. Dört kişi, beyazlar içindeki Darkhes’in etrafında toplanmış, bağdaş kurup oturuyorlardı.
- “Havk, Jurasim, Kulpas, Gaparos. Burada şu anda ne olduğunun umarım farkındasınız. Kardeşlerimiz bir hiç uğruna ölecekler.” diye bağırdı Melkor.
Irkilen gruptan, gözlerini hırs ve intikam bürümüş, Havk hiddetle;
- Sende kim olduğunu sanıyorsun ?
- “Soruya soruyla karşılık verme.” bu sefer daha hiddetli bağırdı. Bağırırken gözbebekleri bağırıyordu sanki.
Korkan Havk, kenara çekildi ve kendini savunmaya geçti
- Ne yapsaydık, bunları insanların yanına mı bıraksaydık. Intikam istiyoruz biz. Kardeşlerimizin intikamını...
- Savaşta onları yenebileceğinizi mi sanıyorsunuz? Yine öleceksiniz, senin bu dünyada amacın bumu olmalı. Yaratıldığınız elfler batıya giderken, siz bir hiç uğruna ölüme mi gideceksiniz. Inan bana savaş çözüm değil.
- Sende kimsin yabancı ? Ne arıyorsun bu topraklarda. Söylediğin hoş sözler, ama bizim elfler gibi batıya gitme şansımız yok. Bizim kaderimiz böyle çizilmiş. Bu pis ve çorak topraklarda, sığınabileceğimiz başka yer olmayan bu topraklarda, daha ne yapmamızı bekliyorsun. Bize toprak vermiyorlar. Nerede görürlerse öldürüyorlar... dedi mağrur bir edayla Jurasim.
Öfkeden kendini tutamayan F’lüt, heyecanla;
- Efendi Darkmenathar’ın sözlerini duymadınız mı. Savaş önlenmeli. Bu bize acıdan başka bir şey getirmeyecektir. Onu dinlemeliyiz.
- Bizim hakkımızda hiçbir şey bilmeyen, bir adam nasıl olurda hakkımızda ahkam kesebilir? Diye araya girdi Kulpas. “Efendi Darkhes, savaşalım bizde kardeşlerimizle, hep beraber kaderlerimizi birleştirelim bu yolda. Ya ölürüz, yada kendi topraklarımızı alır, yepyeni bir imparatorluk kurarız.
- “O sıradan biri değil. O... bizim yazgımız.” dedi Elminster haykırarak.
Etraf birden sessizleşti. Herkes şaşırmıştı. Bu gerçek olabilirmiydi. Beklenilen. On binlerce yıl önce yazılan kitabelerde geleceğinden bahsedilen, o olabilir miydi. Sessizliği bozan beyazlar içideki Efendi Darkhes oldu. Oturduğu yerden, tahta asasından destek alarak kalktı ve kardeşlerine hitaben;
- Kitabeleğimizde bahsedilen yazgımız hakkında, onun kığmızı gözlü, beyaz gözbebekli, beyazlağ içinde, omzunda kağtalla, uzun boylu ve pağlak kılıçlı olağak bahsediliyoğdu. Zaman veğilmemiş, fakat geleceği habeğ veğilmişti. Yabancıya baktığımda, kınındaki kılıcının pağlaklığı, onu tanımlamama yağdım ediyor. O... en kudretli... Şu anda 158 yaşındayım ve hep bu anı yaşamak umuduyla bekledim. Kağdeşleğim, beni dinleyiniz. Yazgımız, sizi biğ ağaya toplayıp, biğleştiğecektiğ. Geleceğiniz yazgımızdadığ. Benim göğevim buğaya kadağmış.
Melkor, parmağından çıkan ışığı beyazlar içindeki cüceye gönderdi ve bir anda ortadan kayboldu. Herkes şok olmuştu. Kontrolü elden bırakmayan Melkor, eski zamanları anımsatan şu sözcüleri söyledi;
- Bundan sonra benim haberim olmadan, tek bir ork dahi topraklarımız dışına çıkmayacak. Lideriniz benim. Amacım, size hak ettiğiniz saygıyı ve özgürlüğü vermektir. Itirazı olan var mı?
Kalabalıktan, heyecandan yüksek sesle nefes alıp verme dışında ses çıkmıyordu. Parlayan gözbebekleriyle klan liderlerine baktı. Hepsi korkudan büzüşmüştü.
- Özgürlük istiyormusunuz?
F’lüt ve Elminster bir ağızdan “evet” diye bağırdılar.
- Yaşamak istiyormusunuz ?
Bu sefer, klan liderleri hariç, tüm orklar hep bir ağızdan
- “Evet !!!” diye bağırdılar.
Gözbebekleri iyice parlayan Melkor, Öfkeli bir şekilde klan liderlerine baktı. Kudretli bir şekilde
- “Imparatorluk istiyormusunuz ?” diye bağırdı.
- Evet !!!
- Güçlü olmak istiyormusunuz ?
- Evet !!!
- Toprak istiyormusunuz ?
- Evet !!!
Kalabalık heyecanla bağrışıyorlardı. Klan liderleri de korkularından olsa gerek kalabalığa ayak uydurmaya çalışıyorlardı. Kastmar dağından “Darkmenathar , Darkmenathar” sesleri demir dağları inletiyordu.
Melkor, imparatorluğunu tanıtmak için tüm krallıklara elçilerini gönderme kararı aldı. Elçiler, yeni imparatorluklarından bahsedeceklerdi. Gondor’a, geleceğin komutanı gözüyle baktığı F’lüt’ü gönderme kararı aldı. Bunları yapması için imparatorluğun tam olarak kurulmasını beklemeye karar verdi. Bir taraftan da çılgın Gargas’ı durdurması gerekiyordu. Bunun için Elminster’ı ve F’lüt’ü, Myrjala ile Gargas’ın kuvvetlerini durdurması için gönderdi. Gerekirse zor kullanmasını tembih etti.
Kendilerine toprak olarak Rhûn civarını almayı kararlaştırdı. Kimsenin yaşamadığı bu ıssız diyarlarda, ona karşı gelebilecek kimsecikler yoktu. Aklında, kuracağı imparatorlukla ilgili tasarılar geliştiriyordu.
- Herkese haber verilsin, Iki gün içerisinde demir dağları terk edip, kendi topraklarımıza Rhun diyarına yerleşiyoruz.
***
Ufukta Gargas ve ölüme giden birlikler gözüküyordu. Rhûn dağlarının biraz ötesinde kamp kurmuşlardı. En büyük çadıra gözünü dikti. Büyük ihtimalle Gargas ve arkadaşları orada olmalıydı. Myrjala, büyük çadıra doğru alçaldı. Onu gören orklar, etrafa doğru kaçmaya başladılar. Çadırdan ne olduğuna bakmak için çıkan birkaç orkta korku çığlıkları attı ve onlarda yandaşlarının yapmakta olduğu şeyi, yapmaya başladılar. Yere inen Myrjala’nın üzerinden atlayan Elminster, büyük çadıra girdi. Çadırın doğu tarafında, onun için hazırlanmış tahtında oturuyordu. Etrafında askerleri Glaus, Gothmas, Gorgoroth ve Darius oturuyordu. Kendisine yaklaşmakta olan Elminster’ı gören Gargas, belli etmemeye çalışmasına rağmen irkildi. Küçüklüklerinde, aralarındaki dostluk rakebete, rekabet hırsa, hırsta düşmanlığa dönüşmüştü. Gargas dürüst olmasına rağmen, dik kafalı büyümüş ve çevresindekileri hor gören bir yapıya bürünmüş, büyük hayaller peşinde koşma meraklısıydı. Elminster ise daha mütevâzi, kızdığında ise kıpkırmızı olan burnuyla etrafa korku saçan, dürüst karakterli ve alçak gönüllü bir yapıda büyümüştü. Gargas’ın sevdiği ender kişilerden birisiydi. Ama ortamları onları birbirine düşman yapmıştı.
- Ooo, kimler gelmiş... Hoş geldin kardeşim, sonunda benimle olacağını biliyordum.
- Yanılıyorsun kardeşim, seni ve yanındaki kandırdığın kardeşlerimi geri götürmeye geldim. Sana iyi haberlerim var?
- Bi saniye... Beni ve yanımdakileri geri götürmeye mi geldin. diye cevap verdi alay edercesine Gargas. “Delirmiş olmalısın kardeşim, bu saatten sonra kimse beni yolumdan döndüremez. Ölmek var, dönmek yok”
- “Efendi Darkmenathar bundan pek memnun olmayacak kardeşim. Bana gerekirse zor kullanmamı söyledi.” diye uyarırcasına söyledi Elminster.
Gargas şaşırmış bir ifadeyle, kendini dizginleyerek;
- Efendi Darkmenathar mı?... Yalan söylüyorsun. Beni, bu efsane diye yutturulan masallarla kandıramazsın. Karanlıklar efendisi Sauron, Yazgımız masalını, insanların ve elflerin bizi durdurmak için ortaya attığını söyledi.
Çevresindekilere sırıtarak;
- Sen kalkmış, şimdi buna inanmamızı mı bekliyorsun bay hayalperest.
Etrafta, alay edercesine gülüşmeler oldu. Elminster, yumruğunu sıkarak, kendine hakim olmaya çalışıyordu.
- Efendi Darkhes, bunun o kişi olduğunu onayladı ama?
- Darkhes, uzun zamandan beri kendinde değil, kardeşim. Onun söyledikleri artık geçerliliğini yitirdi. Asırlık bir orkun söyledikleri, bana pek inandırıcı gelmiyor.
- Orada durmalısın Gargas.” diye araya girdi Darius. “Efendi Darkhes yaşlanmış olabilir, ama kimse şu ana kadar onun söylediği irfan dolu sözlerde şüpheye düşmedi. Elminster’e soralım, bunu bize kanıtlayabilirmisin?
- “Evet, kanıtın var mı?” diye on ikiden vurmuş gibi tekrar aynı soruyu sordu pis sırıtışıyla Gorgoroth.
Etraf birden aydınlandı. Daha önce bir anda kaybolan Darkhes, bir anda ortalarında tekrar belirivermişti. Elminster’e tebessüm içeren bir bakış attı ve daha sonra gözlerini Gargas’a çevirdi. Bir kere daha şaşıran gargas, belli etmek istememesine rağmen, zor yutkunabildiğini, Darkhes dahil herkes duymuştu.
- Benim küçük yağamaz oğlum. Kendini kontğol etmeyi öğğenmelisin. Şu, oğklar için zoğ geçen zamanlağda, sen inanmasan da, tek umudumuz yazgımızdı. Sonunda, yazgımızı yazmamıza yağdım edecek olan geldi. Akğabalağının yapmış olduğu hatayı, sende mi yapmak istiyoğsun. Biğ hiç uğğuna ölmek.
- Akrabalarım bir hiç uğruna ölmedi, bunak ihtiyar? diye bağırdı gözlerinden yaşlar akan Gargas.
- Öğğenmen geğeken çok şey var evladım. Hatanın neğesinden döneğsen kağdığ. Yanında süğüklediğin kardeşleğin biğ anlık gafletle, seninle gelmeye kağağ veğdileğ. Ölüme gittiğinizi benim kadağ, onlağda biliyoğ. Bunu yüzleğine baktın mı anlayabiliyoğum. Ama sen bunu göğmezlikten geliyoğsun. Intikam hığsı büğümüş seni. Ğuhunun kaybolmasına izin veğme genç oğk.
- “Kim pişman ?” diye bağırdı etrafına. Kıpkırmızı gözlerini gezdirerek.
Etraftan tek bir ses dahi gelmiyordu ama, oda kardeşlerinin yüzlerine baktığında ölüm korkusunu ve pişmanlığı görmüştü.
- Demek öyle. Tamam o zaman, gidin ve boş hayaller peşinde koşun !!!
- “Ben seninle geliyorum” diye araya girdi Gorgoroth.
Darius etrafına bakındığında, neredeyse tüm orkların konuşulanları dinlemekte olduğunu gördü. Gözlerini Elminster’a çevirdi. Elminster’ın gözlerindeki ışığı ve mutluluğu, oda hissetmişti.
- “Kardeşlerim. Yolumuz Rûhn dağlarına uzanıyor. Kralımızın sizlere müjdeleri var.” diye etrafa bağırdı Elminster.
Etraftan aynı coşku ile karşılığını alan Elminster, gözünü Darkhes’in olduğu yere çevirdiğinde onun ortalıkta olmadığını gördü ve tebessümü yüzünden eksik etmedi. “Görevin buraya kadarmış, Efendi Darkhes.” Onun hep bir elf olduğunu düşünmüş, hikmet ve irfan dolu sözlerini kendisine hep öğüt olarak almıştı. Ama artık yoktu. Darkmenathar’da o tür özellikler görememişti şimdiye kadar. Ama içindeki inanılmaz gücü hissetmişti. Buydu kendisini ona bağlıyan şey.
***
Hazırlıklar tamamlanmış, Rhûn topraklarına yolculuk başlamıştı. Myrjala ile beraber Rhûn dağlarından dönen Jurasim’i kendisine vekil olarak bırakan Melkor, hızla beyaz kartalı ile Rhûn dağlarına doğru uçtu. Carnen nehrinden Rhûn denizine doğru devam etti. Carnen nehri güneyde, Celduin nehri ile birleşip Rhûn denizine akıyordu. Rhûn dağları ufukta tüm ihtişamıyla gözüküyordu. Daha da ilerisinde Mordor diyarını, keskin gözlerinin sayesinde süzüyordu. Eski hizmetkarı Sauron’un kalesi Barad-dur oradaydı. Içinden “Hala ayaktaysa” diyebildi.
Rhûn dağının eteklerinde, en azından 6000 kişilik bir topluluk vardı. Hepsi siyah zırh giydiğinden, zaten kasvetli olan ortama iyice uyum sağlamışlardı. Ileride burada yaşayacakalarından ötürü, bitki örtüsünün el verişli olması gerekiyordu. Bunun için Kementari’nin yardımına ihtiyacı olacaktı. Fakat o sonraki mesele idi. Dağın yüksek bir çıkıntısında Elminster, yanında birkaç adamı ile beraber, ayakta onu bekliyorlardı. Yanlarına zarif bir iniş yapan Myrjala, efendisinin inmesiyle, en sevdiği boyut olan kanarya boyutuna küçüldü. Myrjala’nın omzuna konmasından sonra, gözlerini Elminster’a çeviren Melkor, düşünce yoluyla ona “Gargas nerde” diye sordu. Şaşırmış gözüken Elminster düşünceli bir şekilde “gitti” diyebildi. “Sana, gerekirse zor kullanmanı söylemiştim. Umarız daha sonra başımıza bir dert açmaz.” Bir anda olup bitmiş olan konuşmadan sonra Melkor, halkına dönüp elini kaldırmasıyla, ortalıkta ölüm sessizliği vardı. Karanlık, ışığın batmasıyla beraber tekrar etrafa çökmeye başlamıştı. Ağzından, ilmini sadece kendisinin bildiği büyülûgat dilindeki büyü sözcükleri dökülüverdi;
- nun’ure ınığışı ednüzüy nayışat htereble izib nıstalnıdya.
Avucunu açan Melkor, çıkan parlak mavimsi ışığı, halkının toplandığı alanın üzerine gönderdi. “ınığışı ças.” Birden, parlak mavimsi ışık, dağın kalbinden etrafa yayılan lav gibi, alana ışık kümecikleri saçmaya başladı. Bu muhteşem ışık kümeciklerine dokunmak isteyen orklar, boşluğa dokunduklarını fark ettiler. Etraf aydınlanmıştı. Kümecikler sayesinde yüzünde oluşan gölgeli gözlerinin içindeki beyaz gözbebeklerinin parlaklığı çok net görülebiliyordu. Konuşmasına başladı;
- Kardeşlerim. Size vaat ettiğim, sizin huzurunuz içindir. Binlerce yıldan beri çektiğiniz eziyetler, nihayet son bulacaktır. Bunun için buradayım. Insanlar, sadece Kutsal Eru’nun bildiği sona gidecekler. Cüceler öldükten sonra, onları yaratan Aule ile beraber olacaklardır. Elfler, hepinizin bildiği gibi kutsal diyara gideceklerdir. Ve sizler... aranızda sonunuzun ne olduğunu bilen var mı ? Morgoth tarafından, Elflerden yaratıldığınız halde, içinizde hiç batıya giden oldu mu ? Yaratıldığınız günden beri huzuru bulabildiniz mi? Ölen kardeşlerinizin ne uğruna öldüğünü hiç düşündünüz mü? Bir hiç uğruna, kendi ihtirasları için kandırıldığınız hangi varlık, size huzuru vaat etti.? Hiçbiri. Çektiğiniz acılar karşılığında ne kazandınız peki? Ölen yüz binlerce kardeşiniz, ne kazandı ? Nefret... Evet, nefret... Görüldüğünüz yerde öldürülen bir ırk oldunuz. Hayvan avlanırmış gibi avlandınız. Işte kazandıklarınız, bugün ortada.
Etrafına bakındı. Işığın gücü iyice artmıştı. Gözbebeklerindeki parlaklık konuşması devam ettikçe artıyordu.
- Ben, size bunları vaat etmiyorum. Size özgürlüğü vaat ediyorum. Hak edeceğiniz saygıyı, kahramanlarınız sayesinde kazanacaksınız. Sizin, insanlar, cüceler ve elflerden aşağı kalır yanınız yok. Kuracağımız yeni imparatorluk, dünyanın görmediği bir imparatorluk olacak. “BÜYÜK ORCH-RHÛN IMAPATORLUĞU.” diye bağırdı.
Halkta müthiş bir sevinç vardı. Etraftan sevinç çığlıkları yükseliyordu. Yanına çıkan F’lüt’ü fark eden Melkor;
- F’lüt. Bu mutlu günümüzde, bu kutlu günümüzde, duygularımıza tercüman ol.
F’lüt heyecanla, şiir niteliğinde olan şarkısını söylemeye başladı.
Düşündüm... hayatımda ne zaman gülücem diye,
Atalarımız katledildi bir hiç uğruna.
Bizim efsane dediğimiz şeyi söyledi Darkhes gerçek diye,
Içimde bir umut vardı... geleceğim ve hayatım uğruna.
Sordum yazılmamış tarihe, neden atalarımız böyle, niye?
Tarih cevap vermedi, suçu kendinde ara diye?
Aramaya çalıştım gerçeği, bu dünya bizim için neden böyle?
Geçmişin karanlık ruhları cevap verdi; bizim için en iyisi böyle.
Olmaz, olamazdı... olmamalıydı...
Karanlık onlara ne kazandırmış ki, bize kazandıracaktı.
Dediğim gibi, bir umut vardı, hayatımız için.
Işte o umut bugün filizlendi, bizim ve halkımız için.
Yeniden doğmuş gibi huzurluyum. Başlıyor hayatımız.
Umudun ismi, sen ve biz mutlu olalım, bu bizim yazgımız...
***
Rhûn denizinin yanına, büyük çadırlar kurulmuştu. Myrjala’nın kuşkusuz bunda yardımı büyük oldu. Dört gün içerisinde demir dağlardan gelen Jurasim’in liderliğindeki grup, yanlarında büyük kaya parçaları getirmişti. Büyük Rhûn imparatorluğunun ilk konağı buraya yapılacaktı. Melkor, elçileri göndermiş ve yanlarına Feanor’un mücevherlerini vermişti. Mücevherler karşılığında, gerekli olan bütün malzemeleri getireceklerdi. Elminster’ı ise Moria’ya göndermişti. Cücelerin değerli taşlara olan hayranlığını biliyordu. Birkaç değerli taş karşılığında zanaatkar cücelerden bir kaçını, şehrin oluşturulmasında halkını eğitmek için kullanabilirdi. Lakin, daha önemli olan bir şey vardı. Buranın bitki örtüsü, çorak topraklardan başka hiçbir şeyin yetişmesine izin vermiyordu. Bunun için Yavanna ile konuşması gerekiyordu. Batıya gitse, gerçek kimliği anlaşılabilirdi. Eru’ya dua etti, kendisinin tanınmaması için ama yapabileceği bir şey yoktu. Artık seste gitmişti. Zor zamanlarında daima kılavuzu olan ses, uzun zamandır onunla konuşmuyordu. Ona yapılan konağında derin düşüncelere dalmıştı. “Myrjala, evet o, belki o Nienna’yla konuşup, Yavanna’yı yardım etmesi için ikna edebilir. Fikir, aklına yatmıştı. Dışarıda inşaat işlerine yardım eden Myrjala’yı hemen çağırttırdı.
- Myrjala, dostum. Hemen batının en batısına gitmeni, Nienna’yı görmeni istiyorum. Ondan Yavanna’yı, ot bitmeyen toprakların iyileştirilmesi için yardımına ihtiyacı olan birinin gönderdiğini söyle. Nienna’yı kırmayacaktır, emin olabilirsin. Birde ona... neyse boşver. Hemen yola çıkmanı istiyorum.
- Peki efendim. Şansımızı deneyeceğim. Ama artık Valar Dünya ile fazla ilgilenmez oldular. Hele orklar hakkında hiç iyi şeyler düşünmüyorlar. Pek umut yok gibi gözüküyor.
- Onlara, dünya ile hâlâ ilgilenen bir Vala olduğunu söyle.
- Peki efendimiz.
- Myrjala, dikkatli ol. Sana güveniyorum. Işığım daima seninle olsun.
Gökyüzüne havalanan beyaz kartal, görünürden hemen uzaklaşmıştı. Çalışan orklara bakınan Melkor, bazı yerlerde büyülerinin de yardımıyla zor işlerin üzerinden geliyordu. Çekiç ve balta seslerinden başka kulağına bir takım yabancı sesler gelmeye başladı. Daha dikkatli dinleyince bunların atlılar olduğunu anladı. Melkor gözlerini sesin geldiği taraf doğru çevirdi. Elli kadar zırhlı atlı, onlara doğru geliyordu.
***
Rhûn diyarını yavaş, yavaş terk eden Myrjala, boz topraklara ulaşmıştı. Oradan güneye, Gondor’a inmeye karar verdi. Efendisine insanların yaşadığı yer hakkında bilgi vermeye karar vermişti. Rauros çağlayanlarının üzerinden ulu nehir Anduin nehrini izleyerek güneye doğru hızlıca gidiyordu. Minas Tirith’e ulaştı ve Şehrin ak kulesini gördü. Alçaktan uçtuğu için insanlar, ona hayretle bakıyorlardı. Hissettiği en önemli şey ise Gwaihir’in kokusu olmuştu. Kartalların efendisinin kokusu. Ama gerçek efendisinin kesin emri vardı. Direk batıya, Nienna’nın konağına gitmeliydi. Gwaihir’i görmek ona zaman kaybettirirdi. Duygularını dizginleyip tekrar batıya doğru yol almaya başladı. Mering çayını hızlıca geçip, oradan Edoras’a, oradan da Rohan geçidine ulamıştı. Kuzeyde Isengard’ın orada , uzunca bir kule gördü. Siyah uzun kuleyi es geçip Enedwaith olarak bilinen uzunca yeşillik dolu vadiye gelmişti. Sulimo’nun rüzgarının da yardımıyla Eriador diyarına ulaşması uzun zürmedi. Güney’de mavi dağlar, onun arkasında da Büyük deniz uzanıyordu. Batıya doğru, devam etti dümdüz, Ered Luin’e. Evet, artık dünya sınırlarından ayrılıyordu. Dünya sınırlarına ulaşana dek üç gün devamlı yol almıştı.
Büyük denize ulaştı. Hiç bitmeyecekmiş gibi uzanan bu denizden geçmişinde bir çok defalar geçmişti. Ama Nienna’nın konağı batınında batısında, Mandos’un salonlarının da ilerisindeydi. Içini bir ürperti aldı Myrjala’nın. Binlerce yıldan sonra kutsal diyarlara ayak basıyordu. Ilk efendisi Mystra’yı çok sevdiğinden, onunla beraber buradan ayrılmaya karar vermişlerdi. Ta ki gerçek niyetini öğreninceye kadar. Niyetini öğrendiğinde ise iş işten geçmişti artık. Karanlığın esiri olmuştu.
Gece olmuş, etrafa karanlık çökmüştü. Yanında efendisinin ışığını taşıdığından, etrafı mavimsi bir ışıkla parlıyordu. Denize baktığında koca dalgalar, sanki ona “buralara giremezsin” diyordu. Yol boyunca ufak adacıklar gördü. Daha önce olmayan adacıklardı bunlar. Içinden en kudretli buraya ulaşamasın diye yapılmış olmalı diyebildi. Çok geçmeden Valinor’a kutsal diyarlara ulaşmıştı. O muhteşem kapıda, kule boyundaki kapıda bekleyen dev gibi bir nöbetçi, parlayan gözlerini ona doğru çevirdi.
- Myrjala. Uzun zaman oldu kadim dostum?
- Merhaba Azmar, kutlu diyarın nöbetçisi, selam olsun sana.
- Sana da selam olsun, Myrjala. Efendi Darkmenathar’ın dostu, kulu, yardımcısı.
Sesi bir gök gürlemesini andırıyordu. Azmar, ruhların yüzüne baktı mı, ruhu okurdu. O yüzden kutlu diyara kötü olan bir şey giremedi, ağaçların ölmesinden sonra.
- Kalplerin kraliçesi, Yaralı ruhların tedavicisi Nienna ile konuşmak için geldim Azmar. Bana müsaade edecek misin?
- Tabi ki. Geç kadim dostum. Hayırlı bir iş olduğu yüzünden okunuyor.
Muhteşem Valinor diyarının kapıları Myrjala için tekrar açılmıştı. Içeri girdiğinde içini inanılmaz bir huzur kapladı. Öyle ki, buradan bir daha ayrılmak dahi istemedi. Efendisine olan bağlılığı olmasa. Herkesten selam alıyor ve veriyordu. Güneş’in kraliçesi Melian’ı uzun bir aradan sonra tekrar görmüştü. Melian, ona dikkatli gözlerle baktı.
- Myrjala, sen misin?
- Benim, hanımım. Görüşmeyeli güzelliğinizden hiçbir şey eksilmemiş.
- “Oh.. canım. Teşekkür ederim. Senide iyi gördüm. Eskisinden de iyi. Nasıl bu hale geldin. Daha bir güzelleşmişsin. Yoksa bir Vala’nın himayesi altına mı girdin?” diye sordu serinlik saçan ve kalplere hitap eden sesiyle Melian.
- Bir Vala kadar sevebileceğim birinin himayesi altına girdim hanımım. Tanısanız sizde onu çok seversiniz. Efendi Darkmenathar.
- Darkmenathar mı? Ismini ilk defa duyuyorum. Dünyadan haber getiren elçilerim, bana onun hakkında hiçbir şey söylemediler? O Işık, omu verdi sana onu?
- Evet hanımım. Onun ışığı, mavi ışık.
Melian, parlayan mavimsi ışığa hasretle baktı, bu o olmalıydı, yok olmayan ateş. Ama emin değildi ve myrjala’ya bir şey bahsetmedi.
- Buraya neden geldin Myrjala?
- Hanımım, efendimizin Kraliçe Nienna aracılığıyla, Kementari’den bazı istekleri var. Onun için geldim. Daha önce onun konağına hiç gitmedim. Bana yardımcı olumusunuz.
- Tabi canım. Melias, misafirimizi hemen Kraliçe Nienna’nın konağına götürmeni istiyorum ?
- Peki hanımım.
Melian ile vedalaşan Myrjala, etrafına bakınıyordu. Kutsal diyarlarda elf şekline bürünebiliyordu. Normalde sarı olan gözleri, efendisine hizmet ettiğinden dolayı artık parlak maviye dönüşmüştü. Yolda Melias ile konuşmayan Myrjala, ona sunulan yiyeceklerden yiyerek bir yandan da etrafa bakınıyordu.Yiyecekler çok lezzetliydi. Içtiği kutsal suyun tadını neredeyse unutmuştu. Gittiğinden beri, Valinor ayrı bir güzelleşmişti. Muhteşem kuleler, engin ormanlar ve kutsal şehrin ruha huzur veren havası. Kuzeye doğru baktı, taniguetil dağını, dünyanın en yüksek zirvesini tekrar gördü. Hayran olunası bir yerdi orası. Birden aklına efendisi geldi. Şu anda yeni şehirlerini kurmakla uğraşıyorlardı o çorak topraklarda. Yaptığından utandı ve yiyecekleri yerine koydu. Efendisi ve halkı açken, o burada muhteşem yiyecekler yiyemezdi. Içinden efendisinden özür diledi. Kalbinden gelen bir ses “üzülme” diye seslendi ona. Efendisinin içindeki gizli gücü, oda hissediyordu. Bunu hiçbir maia’da görmemişti. Sadece bir Vala’da olabilirdi bu güç.
- Geldik efendim. Buradan öteye gitmemize izin verilmez. Kendiniz konuşmalısınız, kraliçemizle.
- Tamam, Melias. Teşekkür ederim. Işık yolunu ve sevdiklerini aydınlatsın.
Çayırlara ayak basan Myrjala, hızlıca biçim değiştirip Nienna’nın konağına uçmaya başladı. Bir ses ona “Hoş geldin Myrjala. Kalbini bozma, içini temiz tut, kötülüklerden arın.” diye telkinlerde bulunuyordu. Yüreğini, daha önce hissetmediği bir hoşluk kapladı. Doğruca, ilerde olan konağın önüne kondu. Inanılmaz bir evi vardı kraliçenin. Yakuttan yapılmış olan evin içi şeffaftı. Rahatlıkla evin içi görülebiliyordu. Bu temizliğin görüntüsüydü. Daha önce bu kadar büyük bir konak görmemişti. Kutsal Vala Manwe’nin konağı bile bu kadar güzel değildi kuşkusuz. Biçim değiştirmedi, çünkü buna ihtiyaç duymadı. Nienna, ruhların dış görünüşüne pek önem vermez, adeta ruhuyla konuşurdu. Bunu çok defalar duymuş olmasına rağmen, ilk defa hissediyordu. Konağın kapısından kendi boyundan biraz daha uzun olan, tek başına yaşan Kraliçe Nienna çıktı. Myrjala resmen büyülenmiş gibiydi. Daha önce böyle güzel bir şey görmemişti. O muhteşem yüz şeffaftı. Simsiyah saçlar beline kadar uzanıyor, üzerindeki bembeyaz parıldayan giysisini mükemmel tamamlıyordu. Yüzündeki gamzeler, kusursuz bir Vala olduğunu gözler önüne seriyordu. Simsiyah gözlerinin içindeki bembeyaz gözbebekleri, aynı efendisinin gözleri gibiydi. Kraliçe Varda’nın çok güzel olduğunu duymuştu. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar güzel olduğunu. Ama Kraliçe Nienna’yı gördükten sonra, Varda daha ne kadar güzel olabilirdi ki.
- Kı-Kraliçe Nienna, gördüğüm en güzel varlıksınız ?
- Teşekkür ederim ruhum. Neden buralara kadar kendini yordun?
- Efendimizin selamını size iletiyorum kraliçem, sizden bir isteği var kraliçem.
- Efendin kim, ruhum?
- Darkmenathar kraliçem. Orkların ilk kralı.
- “Orkların mı ?”
Myrjala’nın yanındaki mavi ışığı gören Kraliçe Nienna, ağlamaya başladı. Mavi ışığın, ona ait olma ihtimali çok yüksekti. Içinden “kutsal baba” dedi. Kömür gibi gözlerinden yanağına doğru akan tek bir gözyaşı, yanağından süzülüp, avucunun içine düştü. Avuç içlerini birleştirip, myrjala’nın beyaz tüylerine sürdü ellerini. Kendinden geçen kartal, sanki bütün yorgunlukları alınmış gibiydi. Birdamla gözyazı ile yorgunluğu dökülmüş gibiydi.
- “Daima orkların kaderi hakkında düşünmüşümdür. Ne olacakları hakkında. Sana nasıl yardım edebilirim ruhum.?” diye soru Nienna, uykudan uyanmış gibi sarhoş olan Myrjala’ya. Kendine ağır ağır gelen Myrjala;
- Yeni imparatorluğumuz çorak topraklarda kuruluyor. Orkların kötü talihini değiştirmek istiyor efendimiz, kraliçem. Diğer halkların topraklarına el koymak istemediğimizden, kendimize mesken olarak Rhûn diyarını seçtik. Bu diyar ıssız olmasına ıssız ama, toprakları çorak ve verimsiz, ot bitmeyen cinsten. Kraliçe Yavanna’ya direk söylersek, zaten sevilmeyen Orklar’a yardım etmeyeceğini düşündü efendimiz. Sizin de çok yardım sever biz Valier olduğunuzdan, Kraliçe Yavanna’yı ikna edebileceğinizi düşündü. Amacımız, kraliçe Yavanna’yı kötü göstermek değil, Kraliçem. Efendimizi yanlış anlamanızı istemem. Ama inandığım bir şey var, oda şu. Orkları, sizin kadar düşünen bir Valier olduğuna inanmıyorum. Bize çorak toprakları iyileştirmemizde yardım edecek misiniz kraliçem?
- Tabi ki ruhum, tabi ki. Orkların düzelmesine katkım olacaksa ne mutlu bana. Kraliçe Yavanna’yla ben konuşurum Myrjala. Sen ruhunu biraz dinlendir. Zahmet seni yormuş. Finnas, misafirimizle ilgilenir misin?
Efendisi zor şartlarda olduğundan, verilen yemeklerin hiç birini yemek istememiş ama Kraliçesini kıramadığından ötürü, sunduğu bir takım yiyeceklerden yemişti. Kraliçe Nienna’nın kusursuz güzelliği, hâlâ gözünün önünden gitmiyordu. Dünya dışı sonsuzluğa bakındı ve ruhunu dinlendirdi.
***
Atlıların geldiğini, seslerden orklarda anlamıştı. “Sakin olun” diye yatıştırmaya çalışıyordu melkor onları. Iyice yaklaşan atlılardan birisi iyice yaklaştı ama önünde Melkor duruyordu.
- Merhaba yabancı. Bir şey mi arıyorsun?
Gördüklerine şaşkınca bakınan yabancının üzerinde, gümüş bir zırh vardı. Zırhın tam ortasına çeşitli krallıkların şekilleri işlenmişti. Esmer ve uzun boylu genç adam, Melkor’un gözlerine daha fazla bakamayarak;
- “Buralarda Gondor’a saldırak üzere yola çıkan bir ork ordusunun varlığından haber aldık...”
- Darkmenathar.
- Efendi Darkmenathar, böyle bir orduya rastladınız mı hiç?” derken, sanki onları kastediyordu.
- Gördüğün ordu...
- Ismim Falatah efendim.
- Dediğim gibi Asker, gördüğün ordu artık bir ordu değildir. Yeni yerleşim yerlerimize yerleşiyoruz. Kralınız bundan haberdar olacaktır, merak etmeyin.
Etrafına bakınan asker, “burada yaşanır mı” der gibi bir bakış fırlattı etraftaki orklara. Fakat orklar aldırış etmediler.
- Ordunuz etkisiz hale getirildiğine göre, gitmemizde bir mahsur yok sanırım Efendi Darkmenathar.
Melkor’la konuşurken asker, gözlerine bakamıyordu. Ne zaman baksa, ışığın kudretinden kör olacağını düşünüyordu.
- Gidebilirsiniz asker.
- “Umarım” dedi kuşkuyla Falatah ve atına bindi. Eyerini batıya, Gondor’a çevirip uzaklaştı. Yanındaki askerlerde onu takip edip görünürden kayboldular.
***
Ne kadar zaman geçtiğini kendiside hatırlayamıyordu. Uyandığından ipekten bir yatağın üzerinde yatıyordu. Hemen ayağa kalktı. Efendisinin emrine itaatsizlik etmek istemiyordu, ama şimdiden çok geç kalmıştı. Kim bilir ne kadar zamandır burada yatıyordu. Yanına finnas geldi;
- Misafirimiz iyi dinlenebildilermi?
- Çok iyi ve fazla dinlendim finnas. Kraliçemiz geldi mi?
- Zat’alileri ^bahçede mehtabı seyretmektedir.
Hemen bahçeye çıkan Myrjala, Kraliçesini ağlarken gördü. Nienna, lindeki kağıda, elmastan kalemiyle, Myrjala’nın daha önce görmediği bir dilde yazı yazıyordu. Myrjala, kraliçesinin onu farketmesini istermiş gibi, boğazından ses çıkardı.
- Iıım. Kraliçem, sizi rahatsız etmek istemezdim ama efendim beni beklemektedir. Kraliçe Kementari’yi ikna edebildiniz mi?
Gözlerini ona doğru çeviren Nienna;
- Şu ana kadar hiçbir ruhun varlığından rahatsız olmadım ruhum. Zaten bende yazacaklarımı yazmıştım. Yavanna’ya gelince, o konuda üzülme, bizden istediğin şey bu şişeciğin içinde saklı. Efendin ne yapması gerektiğini bilir.
Şişeciği uzatan narin ellere, dokunmamak için kendini zor tutan Myrjala, şişeciği alıp tüylerinin arasına koydu. Fark ettiği bir şey daha vardı. Kraliçenin diğer elide, az önce yazdığı mektubu uzatıyordu.
- Bunu da efendine vermeni istiyorum Ruhum.
Ipekle sarılı kumaşa konan mektubu da alan myrjala, kraliçesinden ayrılmak için gerekli izni alıp tekrar Valinor’a doğru uçmaya başladı. Içinden “acaba bir gün buralara tekrar gelebilecek miyim” diye söyleniyordu.
Mandos’un salonlarına uğramadan, direk Valinor’a ulaşan Myrjala, yolda Kraliçe Yavanna’yı gördü. Tüyleri diken diken oldu. Fakat daha sonra Kementari’nin kendisine gülümsediğini göre Myrjala, kendisine kalben teşekkürlerini sunup hızlıca efendisinin yanına, orta dünyaya doğru yol almaya başladı. Kapıda Azmar ile şimdilik vedalaşarak büyük denizden Ered Luin’e doğru yol almaya başladı. Her gezisinde hatırından çıkaramadığı bir olay gelirdi başına. Bu gezisinde ise, hayatında unutmayacağı ve daima hatırlayacağı en önemli olay ise kraliçe Nienna’nın kendisine sürdüğü gözyaşıydı. Tüylerine baktığında, deniz mavisi rengini almışlardı. Bu kartallar tarafından kutsanmış mevki olarak kabul edilirdi.
Bir gün sonra, buçuklukların yaşadığı Shire şehrinin üzerinden, bu sefer orkların Demir dağlardan başka yaşadığı diğer bir yerleşim yerleri olan Dumanlı dağlara doğru uçmaya devam etti. Etrafta orklar kaçışır halde gözüküyordu. Keskin gözleriyle Gorgoroth’uda fark etmişti. Doğruca, hiç durmadan devam etti yoluna, ta ki fırtına başlayıncaya kadar...
Yolunu, fırtınanın şiddetleneceğini anlayınca, Rhovanion ormanlarına çevirdi. Geceyi geçirmek için buradan daha güvenli tek yer efendisinin yanıydı. Sabah, fırtınanın da dinmesiyle tekrar yola koyulan Myrjala, ertesi günün akşamı nihayet efendisine kavuşmuştu.
***
Myrjala, gideli bir günden fazla olmuştu. Melkor ve halkı, yeni imparatorluklarının ilk yerleşim yerlerini kurmaya devam ediyorlardı. Hızlı binekleri vardı Rhûn diyarının. Asabi atları, evcilleştirilemeyen atları Melkor evcilleştiriyor ve uzun boylu orklara at sürmeyi öğretiyordu. Acaba Myrjala başarmış mıydı?. Orada yardım isteyebileceği tek Vala, Nienna’ydı. Tek umut...
Myrjala gideli üç gün olmuştu. Şehir kurma işleri tüm hızıyla devam ediyordu. Orkların en önemli özellikleriydi, ölesiye çalışmak. Elflerden aldıkları en iyi özellikti bu. Geçen zaman içerisinde, başta kendi konağı olmak üzere toplam 18 konağı hazır hale getirmişlerdi. Taştan evler, orklara adeta saraydan farksız gözüküyordu. Efendileri ise onlara çeşitli zanaatlar hakkında ufak ip uçları öğretiyordu. Herşey güzel gidiyordu, ama Melkor’un içindeki o şüphe azalmasına rağmen tam olarak geçmemişti. Yalnız orklar kabaydı ve bu kolay iyileştirilemeyecek bir konuydu. Bununda üstesinden gelecekti Melkor, derin ilmi sayesinde. Çorak topraklar, çalışma koşullarını olumsuz etkiliyordu orkların. Arada bir bastıran kum fırtınaları, Rhûn diyarının yeni sakinlerini zor durumda bırakıyordu. Cücelere gönderdiği elçiler henüz dönmemişti ve yapı konusunda en beceriklileri onlardı kuşkusuz. Elminster’ı göndermişti Moria’ya, görünüşü çirkin olmadığından dolayı, elflere çok fazla benzeyen ondan başka tek ork F’lüt’tü.
Çalışmalar tüm hızıyla devam ediyordu, fakat kötü haber gözcülerinden çabuk geldi.
- Kralımız, kuzeyden 1000 kişilik bir ork ordusu hızla buraya yol almakta.
- Hemen, kardeşlerine haber ver. Hepsi büyük konağımız, Kralın konağında toplansın.
- Peki efendim.
Haberleşme çok iyi organize edildiğinden, tüm halk on dakika içinde büyük konakta toplanmıştı. Askerler, onlara sakin olmaları konusunda tavsiyede bulunuyordu.
Dışarı çıkan melkor, yanında Jurasim ve F’lüt ile beraber toplam on kişi olan bir grupla, orkların geldiği yöne, kuzeye doğru yürümeye başladılar. Ork birliği onları görmüş olacak ki yavaşlamaya başladı. En başlarında Gargas, yanında Gorgoroth, Melkor’un daha önce hiç görmediği bir hayvana biniyorlardı. Hayvan yürüyen bir kuş biçimindeydi. Çirkin ve tüysüz bir yüzü vardı. Birbirleriyle konuşabilecek kadar yakınlaşan biri on, diğeri en az bin kişilik iki gruptan büyük olanın lideri, ufak grubun liderinin yanına yürüdü.
- “Hey, sen. Kral geçinen, benim kardeşlerimi gerçekleşmesi mümkün olmayan hayallerinin peşinde koşturmana müsaade edilmeyecektir.” diye bağırarak konuşuyordu. “Bunu garanti ederim.”
Öfkesi, parlayan gözlerinden belli olan Melkor;
- “Krallığımıza katılıp katılmaman, sana ve kardeşlerine kalmış bir seçim. Biz davetçiyiz, yargılayıcı değil. Herhangi kötü bir olay çıkmazsa canının bağışlanacağını garanti ederim.” diye tehdit edercesine söyledi.
Bu sefer Gargas öfkelenmişti. Arkasındaki iri yapılı orka, git şu adamı öldür gibi bir bakış fırlattı. Kendisine doğru koşan orka, hiç aldırış etmeyen Melkor, eliyle itermiş gibi havayı itti ve ona gelen ork ters istikamette yere düştü. Şaşkına dönen Gargas, bu sefer iki kişi birden göndermeye çalıştı ama, işareti alan orklar dövüşmek istemediler.
- Kendi ihtirasların için ruhlara kıyma genç ork. Senden öncekilerde intikam için savaştıklarını zannetmişti ?
Parlayan gözlü adama atılan Gargas kınından kılıcını çıkarmak için hareket yaptı ama çıkaramadı. Çekiyor, çıkmıyordu. Harekette edemiyordu. Olduğu yere bir çivi gibi saplanmıştı. Parlayan kılıcını çıkaran Melkor, boğazına dayadığı genç orkun ruhunu okuyordu. Intikam dolu ruhunu, akrabalarının kıyıma uğradığını düşünen ruhunu. Konuşmaya başladı ruhuyla :
- Hayatını bağışlıyorum genç ork. Senden öncekilerde bu uğurda canlarını heba ettiler. Inan bana hâlâ umut var. Sizi yaratan, şu anda ne hallerde biliyor musun? Efendiniz Morgoth, sizi niye yarattı biliyor musun ? Kendi istekleri uğruna, yaratıcısına olan kininden dolayı sizleri bu hale soktu. Nefretin sembolleri oldunuz. Şu halinin hoşuna gittiğini mi sanıyorsun? Sanıyorsan, kendini kandırıyorsun demektir. Ben, eski efendileriniz gibi size bunları vaat etmiyorum. Sakın şunu unutma; Hiçbir şey gönülden istemedikçe gerçekleşmez. Kalbinin tasdik etmediği durumlarda, günah keçisi arama. Akrabalarını kurtarmak istiyorsan, onların yanlışlarını düzeltmeye çalışırsın. Daha da bozmaya değil. Ölüler evinde mevki kazanmak istiyorsan, önce kendi ruhunu temizlemelisin. Başkalarının değil... Elfler gibi zarif varlıkların kanını taşıyorsun. Sakın bunu unutma. Kanını taşıdığın atan, zamanında Morgoth’la kahramanca çarpışan bir elfti.
Bu duruma daha fazla dayanamayan Gargas, efendisinin omzuna yaslanıp ağlamaya başladı. Efendisinin ruhuna ağlayarak;
- Ben sadece, bize yapılan haksızlığı düzeltmek istiyorum. Yıllardan beri çektiğimiz çileyi çekmek istemiyorum. Diğer ırklara bahşedilen mucizelerin, bize de verilmesini istiyorum. Tek isteğim bu... kralım, başka bir şey değil.
- Bunun için Eru’ya dua et oğlum. Hayatta her şey mümkündür. Bunları düzelteceğime, babam adına yemin ediyorum.
Ruhların konuşması, konuşanlar için uzun, ne olduğunu anlamaya çalışan diğer orklar için kısa sürdü.
- Kardeşlerim... Yeni kralınızın önünde diz çökün.
Ordudan bazıları şaşırmış, fakat hepsi birden diz çökmüştü, gargas’la beraber. Ne olduğunu anlayamayan Gorgoroth, hemen oradan uzaklaşmaya başladı.
- Gorgoroth!!! Diye arkasından bağırdı Gargas.
- Bırak gitsin... dedi, Efendisi.
Gasgas’ın da katılmasıyla, halk daha bir mutlu olmuştu. Gargas, dürüst ve iri yapılı bir orktu. Lider olma yeteneği olan bir orktu. Gece boyunca efendisi konuşmuşlardı. Kralları, onlara dışarıdan gelebilecek olan tehditlere karşı kuvvetli bir ordu oluşturulması hakkında emirler veriyordu. Malum orklar savaşta hiçte iyi savaşamazlardı. Bu başına buyrukluğu sıkı bir eğitimle, disipline nasıl dönüştürebileceğini anlatıyordu kralı ona. Bunun için o görevlendirildi. Büyük Orch-Rhûn Impratorluğu’nun yeni ordusunun kumandanı yetkisi ona verilmişti.
- Ordumuzun komutası sende bundan böyle... diye gururla söyledi Melkor.
- Sizi utandırmayacağım kralım.
- Lakin, bu ordu, öldürmek için değil, savunmak için kurulacak. Insanlar ve elfler bizim bu kadar çabuk değiştiğimize inanmayacaklardır. Onları bu konuda suçlayamam. Yeni imparatorluğumuzun elçileri daha yola çıkmadılar. Önce orklar arasındaki savaşları önlemek zorundayız.
- Efendim, dumanlı dağlarda yaşayan kardeşlerimiz, bizim gibi değiller. Onlar bizden çok daha vahşi. Bizim kadar iri yapılıda değiller. Hayvan gibi yaşayan bir tür onlar. Yabancıları da hiç sevmezler. Içlerinde konuşmasını bilmeyen türler bile var.
Gargas, bu konuda efendilerini iyice bilgilendirdiler. Tek çıkar yok vardı. Oranın tamamen pislikten temizlenmesi gerekiyordu. Ama bu hiç kolay olmayacaktı. Orduları ve yerleşim yerleri hazır olduktan sonra yapılacak çok işleri vardı. Sabah erkenden çalışmalar tüm gücüyle yeniden başladı. Bu gölgeli diyarda, güneş bugün daha bir güzel açmıştı. Parlak beyaz taşlardan yapılan büyük konak çok güzel parlıyordu. Su ihtiyaçlarını karşılamak için alt yapının hazırlıkları henüz bitmemişti. Suları, bu çorak topraklara taşıyacak olan kanallar bitme aşamasına gelmeye başlamıştı. Orklar elfler kadar becerikli olamasalar da, onlar kadar akıcı üşünebiliyorlardı. Rhûn ormanından kesilen ağaçların içi oyularak suyun taşınacağı kanallar tamamlandı ve suyu çekecek olan büyük vakum şeklindeki aleti Melkor, bizzat kendisi yapmıştı. Lakin su o kadar da temiz değildi. Efendisi, uçan ruhunu bekliyordu her şeyin tamamlanması için.
Akşamüzeri Melkor komağından “geliyor” sesleri üzerine dışarı çıktı. Henüz batmamış olan güneş Myrjala’nın parlak maviye dönen gözlerini, daha bir güzelleştiriyordu. Aşağıya, efendisinin yanına indi. Yüzündeki umut verici ifadeden, isteğinin kırılmadığını anlayan melkor, içinden kraliçesine dua etti.
- Efendimiz. Kraliçe Nienna, size bu şişeciği ve bu mektubu gönderdi. Isteğinizin kabul edildiğini bildirmemi istedi. Size tüm güzel dileklerini iletti.
- Tüm güzellikler seninle olsun uçan ruhum. Büyük bir iş başardın.
Mektubu ve şişeciği alan Melkor, hızla mis gibi kokan ipek kumaştan mektubu çıkardı.
“Değerli Ruhum,
Istemiş olduğunuz, hayırlara vesile olacağına dair inancımın sonsuz olduğu, bu kutlu görevi yerine getirip, size şişecikle sunuyorum. Umarım yardımım dokunmuştur. Isminizi daha önce hiç duymamış olmama rağmen, sizi daha önce tanıdığıma olan inancım da sonsuzdur. Uçan ruhunuzun taşıdığı mavi ışık, bana eski ruhumu hatırlattı. Ne yazık ki yanımızda olmayan bir ruh. Şişeciğin içinde Yavannna’nın şarkısı, benim de göz yaşlarım bulunmaktadır. Nasıl kullanılacağı size kalmış. Bu kutsal göreviniz için babamıza her gün dua edeceğimi, size belirtmek isterim. Kardeşlerimin dediği gibi, ışık daima yolunuzu aydınlatsın.”
Mektubu tekrar ipek kılıfına koyan Melkor, Myrjala’yla gece boyunca, onun yaptığı seyahatler hakkında konuştu. Valinor kentinin güzelliklerini dinlerken, öfkesine mani olamıyordu. Myrjala’ya belli etmek istememesine rağmen, öfkesi gözlerinden okunuyordu.
- Burayı da öyle bir yer yapmak elimizde, uçan ruhum.
Içinden “daha önce yaptığım yanlışlara dönmemeliyim” diye geçiriyordu. Üç çağ boyunca hapis kaldığı büyük esaretten sonra, gördüğü Valinor kentine, inanılmaz bir kıskançlık beslemişti. Bu öfkesinin daha da büyümesine neden olan bir kıskançlıktı. Aynı hataya tekrar düşmek istemiyordu. Gülüyordu, kendisinin bile öğreneceği çok şey vardı...
Sabah erkenden kalkıp dışarıya çıkan grupta, Gargas, F’lüt, Jurasim ve Efendileri vardı. Kristal şişeciği açan Melkor, çıkan muhteşem koku sayesinde kendinden geçmek üzereydi. Şişeciğin içine bakan Melkor, ona bakan bir çift simsiyah göz gördü, beyaz gözbebekleriyle beraber. Muhteşem gözlerdi, Kraliçe Nienna’nın gözleriydi bunlar. Öfke savaşından sonra, zaman dışı boşluğa hapis olunurken, yine bu gözlere bakmıştı. Gözleri dolmaya başladı Melkor’un. Yaratıldığından beri ilk defa ağlıyordu. Bu kömür gözler ona bir başka bakıyordu. Gözünden düşen tek bir yaş ağır ağır şişeciğe düşmeye başladı. Inanılmaz derecede yavaş ilerliyordu yaş. Şişeciğin içine girdi ve görüntü bulanıklaşıp kayboldu. Kendine zor gelebildi, etrafındakiler ona şaşkın bir şekilde bakıyordu.
Daha yeni doğmaya başlayan güneş, Melkor’un gözlerine yansıdığında onu kendisine tamamen getirmişti. Şişeciğin bir kısmını yavaşça yere dökmeye başladı. Garip suya benzeyen sıvının dökülmesiyle, yerden gümbürtülerin duyulması da bir oldu. Ayaklarını alttan bir şeyin zorladığını hisseden Melkor, yerden çimlerin bitmekte olduğunu gördü. Yerde çimler bitiyor, havada gölgeler çekilip yerini ışığa bırakıyor, Rhûn denizine doğru ilerleyen yeşillik denize ulaştığında ise denizin koyu gri gözüken suyunu maviye dönüştürüyordu. Tüm bu gördükleri hayran olası olaya tanıklık eden grup şaşkınlıktan ne yapacaklarını şaşırdı. Bu gördüğü şeyin bir rüya olup olmadığını merak etmek için yere çömelen F’lüt çimlere eliyle dokunuyordu. Etraftan sevinç çığlıkları yükseliyordu. Daha az önce çorak olan topraklar, şimdi verimli yemyeişl bir hal almışlardı. Lakin, yerin derinliklerindeki gürültüler hâlâ devam ediyordu ve şiddetlenmeye başladı. Hemen önlerindeki alandaki toprağın havaya kalktıklarını gördüler. Daha fazla basınca dayanamayan toprak etrafa saçılmaya başladı ve içinden devasa büyüklükte bir ağaç çıkıkıyordu. Bunu diğer basınç uygulanan topraklar izledi ve böylece en azından yüzlerce ağaç çıkmıştı toprağın altından. Şaşkınlıklarından olsa gerek kimse konuşamıyordu. Melkor, ise yaratıcısına olan dualarını okumaya devam ediyordu. Daha yeni farkına varmışlardı, ağaçların dallarından sarkan meyvelerin. Çeşit çeşit meyveler süslüyordu kadim ağaçları. Melkor, yerden bitme en yakın ağacın gövdesine baktı: gövdesine belegûr ismi işlenmiş ve entçe bir takım kelimeler yazılıydı. Entçe yazıyı okuduktan sonra anlamıştı. Bunların büyük yangından sonra kaçan ent hanımları olduğunu. Hepsi onun yüzünden bu dünyadan göçmüş, yine onun sayesinde geri gelmişti. Kaybolan ent hanımları kendilerine korunaklı yer olarak toprağın altlarını seçmişlerdi. “Burası sizinde eviniz bundan sonra” dedi ve kalbindeki rahatlama bir nebze olsun biraz daha artmıştı. Bir günahını daha temizlemişti, kraliçesinin yardımıyla.
***
Nihayet Elminster, yanında onu aşkın cüce ile beraber geliyordu. Cücelerin saçları beyaz ve örgülüydü. Yanlarında silah olarak, en iyi kullandıkları savunma aracı olan ve düşmanlarını ürküten baltayı taşıyorlardı.
- “Merhaba cüce yandaşlarım” diye selam verdi Melkor.
- “Sana da merhaba Rhûn diyarının kralı Darkmenathar efendi.” diye cevap verdi, büyük ihtimalle liderleri olan cüce. Üzerinde gümüşten bir zırh vardı. Yüzünden, oldukça yaşlı olduğu anlaşılıyordu Siyah gözleri, beyaz ve kalın kaşlarıyla iyi bir ahenk içindeydiler. “Adım, Cüceşah. Bana bu ismi layık görür, ahalim.” dedi, yanlarındaki arkadaşlarına bakarak.
- Yoldaşınız Elminster, size ne yapmanız gerektiği hakkında gerekli bilgileri vermiştir umarım.
- Pööhhh. Benim için çocuk oyuncağı olacak. Yapılması gereken yapıların çizimlerini görebilir miyim efendi. Unutmadan söyleyeyim, yoksa içimde kalacak. -Tanıdığım en şakacı ilk ve tek ork askeriniz, Elminster. hıhıhıhı. Bir saniye, bir saniye, yüce Durin adına, bu gördüklerim gerçek olamaz dimi? Yoksa gözlerim yaşlılıktan kahverengiyi yeşil mi görmeye başladı... Aule babamız adına, sanki çorak toprakların üstü yeşil bir halıyla kaplanmış gibi. Ağaçlarınızda mükemmel odun sağlıyordur. Kalitesi tartışılmasa gerek.
- “Ağaçlar buranın gerçek sahipleridir, cüceşah. Onlara balta vurmak isteyen kişi, en baş beni öldürmelidir, güven bana.” Cecenin yanından ayrılan Melkor, söylediklerini tasdikler gibi “Unutmadan son söylediğim de çok ciddiydim. Elminster misafirlerimize gerekli her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlat.” diye uyarıda bulundu.
- “Bir şey daha sorabilir miyim efendi ?” diye arkasından seslendi cüceşah. Cebinden, Elminster’dan alıp, bazılarını yanında getirdiği mücevherleri ona gösterip “bunları nereden buldunuz, çok kıymetli şeyler. Daha önce böyle bir taş görmemiştim. Bunun birisiyle isterseniz, tüm bir kasabayı alabilirsiniz. Bakarsınız, ileride krallığı bırakıp. Kafayı dinlemek isteyebilirsiniz yani !!!”
- “Elindekiler, bir halkın uğrunda feda olduğu mücevherlerdir. Vala’nın, güzelliğinden onlara sahip olmak için masumların canına kıydığı mücevherlerdir, iyi sahip çıkın” diye cevap verdi çenesi düşük ve sempatik ihtiyar cüceye Melkor.
Elinde öylece mücevherle kala kaldı, ta ki oğlu “baba kendine gel” diye dürtünceye kadar. “Efendiniz çok dertli anlaşılan ama güvenilir bir..., neyse biz işimize bakalım. Bizi ilgilendirmeyen konular, bastığımızda kokmaya başlar”. Derin bir oh çekip işe yumuldu.
6- “RHÛN DIYARININ ŞAH KALESI VE DÜŞMANLARA DÂIR”
Cüceler işlerini iyi yapıyor ve yaptırıyordu. Büyük Rhûn kalesi neredeyse bitmek üzereydi. Kalenin yapılışında Melkor dahil herkes çalışmıştı. Sanki olacakları önceden anlayan Melkor, kaleyi çok korunaklı bir kale yapmak için çok uğraş verdi ve verdirtti. Dış Surlar içinde, bir iç sur ve onun içinde bir iç sur daha vardı. En içlerinde ise küp şeklinde kubbeli bir konak vardı. Konağın içinde büyük salonla beraber yüzonbir oda bulunuyordu. Orklar, kalenin altına mahzenleri kazdılar. En iyi yaptıkları iş kazmaktı. Bu kalenin bir benzerini Gargas Miğferdibi Savaşında insanlarla savaşırken görmüş ve efendisine bir takım tavsiyelerde bulunmuştu. Melkor ise daha önce Utomno’daki kalesini yaparken kullandığı yöntemin biraz daha değişiğini kullandı. Ana malzeme samandı. Bir takım madenlerle karıştırdı ve ortaya çok sağlam bir madde çıkardı. Kalenin dış duvarları, zanaatkar cücelerinde yardımıyla mermerle kaplanmıştı. Iki bin kişi çalıştı bu kaleyi tamamlamak için. Kale yapılırken otuz konak daha bitirilmiş ve kullanıma hazırdı. Engin yeşilliklerle dolu Rhûn diyarı görüp görebileceği en iyi günlerini yaşıyordu. Melkor, cücelerin kaleye verdikleri üstün emeklerden ötürü, kalenin ismini “Rhûn diyarının Şah Kalesi” koydu. Görkemli bir yapıt tüm Rhûn halkının gözlerinin önünde dikiliyordu. Feanor’un bazı mücevherleri kubbenin en üzerine cüceşah tarafından işlenmişti. Tam iki ay sürdü kalenin yapımı. Bu süre zarfında Kral, elçileri aracılığı ile Gondor’a, Rohan’a, Moria ve Ayrıkvadi’ye yeni imparatorluklarını tanıttı. Ayrıkvadi’ye imparatorluğu tanıtan Etessar’dı. Insanlar, elfler ve cüceler bu eskinin çorak topraklarında kurulan imparatorluğa biraz şüpheyle baktılar. Bunun olacağını bilen Melkor, fermanında tüm kralları, verilecek olan büyük ziyafete davet etti. Bu davet sayesinde, binlerce yıldan beri sürmekte olan orklar ve diğer ırklar arasındaki soğukluğu bir nebze olsun gidermeyi düşündü. Elindeki en büyük kanıtlarından biriside huzur vadisiydi. Elfler için yeşil çok kutsal bir renkti ve dünya’da bitmeye yüz tutmuş ender güzelliklerden birisiydi, Huzur vadisi. Gargas liderliğindeki bir grup avcı asker, doğruda Khand yakınlarında vahşi hayvanları avlıyor ve Rhûn diyarının et ihtiyacını karşılıyordu. Myrjala ise, bir grup orka, daha önce kutsal diyarda görmüş olduğu sebze yetiştirme yöntemini öğretmeye çalışıyordu. Orkların etten başka yediği bir besin yoktu ve sebze türü otlarla araları iyi değildi. Bu iyileştirilmesi zor bir alışkanlıktı. O yüzden hissettirmeden, dağıtılan yemeklerde bol sebze veriliyordu. Cücelerin çeşme yapmayı öğrettiği orklar, şehrin belirli yerlerine aralıklarla su fıskiyeleri inşa ediyorlardı.
Odasında düşünüyordu, Melkor. Içindeki şüphe gittikçe büyüyor, ama bir türlü bu duyguya anlam veremiyordu. Rhûn diyarının şah kalesinin en üst odalarından birinde kalıyordu ve onun için tüm vadiyi izleyebileceği bir balkon yapılmıştı. Güneşin en kavurucu anında bile şehir dinamik bir şekilde çalışıyordu. Vadinin doğu tarafında ise Gargas ve birlikleri sıkı bir eğitim alıyorlardı. Saray muhafızları olarak yetiştirilen özel birlikler ise F’lüt’ün emrindeydiler. F’lüt, gerçekten şu ana kadar gördüğü en ilginç orktu. Dişi olmasının yanında, mükemmel sesi ile askerlerini coşturuyordu. Bu sesi daha önce hiçbir elfte görmemişti. Yavanna’nın şarkı söylemesi kadar güzeldi. Tasarılarında ona çok iş düşecekti. Ileride ona yükleyeceği çok önemli sorumluluklar olacaktı. Bunların en önemlilerinden biride, bir intikam meselesi idi ve F’lüt’ün bu konuda Melkor’a büyük yardımı dokunacaktı. Düşmanı, müziği çok severdi ve F’lüt bu konuda çok yetenekliydi. Her şeyi düzelteceğine dair söz vermesine rağmen, intikam duygularını bastıramıyordu. “Doğallığımın bir göstergesi” diye içinden geçiriyordu.
***
Rhûn diyarından, batıya kutsal topraklara uzanıyor... Valinor, kutlu diyara... oradan yükseklere, karanlık salonlarında oturan iki kardeş valaya uzanıyoruz.
Uzun boylu ve daima siyah giyinmeyi seven vala, içindeki ihtirasları haberin gelmesiyle beraber kardeşine açıklamaya başladı;
- Ateşim. Geçen gün, Anbanakar, bana uğradı ve bir konu hakkında çok önemli bilgi verdi. Anbanakar’ı bilirsin, Mandos’un hükmünden daima korkmuştur ve ona her şeyi açıklamaz, açıklayamaz. Hele bu son olaydan sonra ebediyen konuşamaz.
Masadaki altın kadehten şarabını yudumlayan ateşli kardeşi, ateş dolu gözlerini abisine çevirdi;
- Nasıl bir haber bu, abi ? Anbanakar’ı bende tanırım, ama Mandos’un hükmünden korkmasına neden olabilecek olay nedir?
- Söylediğine göre Babamız, Melkor’u serbest bırakmış. Konuşmalardan anladığı kadarıyla, yaptığı tüm hatalar için özür dileyip, bunları düzeltmek için bir şans istemiş.
- “Vermiş mi?” diye sordu heyecanla ateş gözlü kız kardeşi.
- Evet. Vermiş ve onu Orta Dünya’ya geri yollamış. Valinor’da bahsedilen ve adından övgüyle söz edilen bir ork kralı var ya... Darkmenathar. Darkmenathar, Melkor olmalı kardeşim...
Ateşli gözleri daha bir alevlenen kız kardeşi;
- “Bazı özel güçleri olduğu söylenmişti. Darkmenathar, o olsa bile...” duraksadı ateş gözlü kardeşi.
- “Gücümüz yetmez mi diye düşünüyorsun ?” diye soru abisi, düşünceli bir ifadeyle.
- Biliyorsun. Bir zamanlar en kudretliydi ve gerçek gücünü kimse tahmin edemez, ama bu ne yapmak isteyeceğine bağlı.
- “Anbanakar’ın konuşmalardan duymuş olduğu bir şey daha var. Orta Dünya’ya dönmesine izin verildi ama güçlerinin büyük bir bölümünü kullanamamak koşuluyla.”
Gözleri iyice alevlenen Ateşli kardeş;
- Ne yapmayı planlıyorsun Abi ? Daha o olduğuna emin bile değilken.
- “Düşünüyorum, ateşim... düşünüyorum? Şimdilik kimseye bir şey söylememeni istiyorum senden. Ork kralı eğer oysa, geçmişte bizlerin kaybettiği değerleri, onunda kaybetmesini istiyorum. Kötülüklerinden dolayı, mağdur olanlar ne kaybetmişse, oda onu kaybedecek.”
Vahşi vala olarak bilinen ateşli kız kardeşin abisi, karanlık salonlarında ne yapması gerektiği hakkında derin düşüncelere daldı.
***
Elminster, efendisinin konağında, kralıyla geçmiş zamanlar hakkında konuşuyordu.
- Efendim, bu konular hakkında konuşmak istemediğinizi biliyorum ama geçmişte yaşanmış acı hikayeler hakkında bilgi sahibi olmak ve bunları neden yaptığınızı öğrenmek istiyorum.
Melkor, ağlamaklı gözlerini ona bakan orka çevirdi:
- Biliyormusun, Dünya neden böyle. Biz neden varız. Bir vala olmama rağmen... hadi valayı bırak. Insan, elf, cüce, ork, ent, maiar ve valar. Hepimizin ortak bir özelliği var. Duygularımız... aşk, sevgi, nefret, kin, kıskançlık, kötülük, iyilik, ihtiras ve pişmanlık. Anlayacağın, hepsi bizler için olan şeyler. Bastıramadığımız duygular, bize her şeyi yaptırır. Insanların çok güzel bir deyimi vardır. “Gözü hiçbir şey görmez” diye. Benimde gözüm hiçbir şeyi görmedi. Sevdiğimi alamayınca, mutlu olamayınca, kimsenin beni sevmediğini görünce, dünyadaki en nefret edilen varlık olunca... inan bana bunu değiştiremezsin. Istesen bile değiştiremezsin. Hayatımda, birinden başka kimseyi sevmedim şu ana kadar. Aşk, bana sevdiğimi alamayınca, bende sevenleri ayırmak için elimden geleni yaptım. Ihtiras, emellerime ulaşmamı sağladığında, emellerimin hiçte umduğum gibi çıkmadığını anladım. Nefret, karşımdakini öldürür sandığımda, aslında beni öldürdüğünü anlayamadım. Kıskançlık, bu basit görünen duygu bile, benim sonumu hazırlayan en önemli unsurlardan birisi oldu. Sizi yaratmama neden olan unsurlardan birisiydi. Kin, sevgimi verdiğimden karşılığını alamayınca, onun sevdiklerine karşı güttüğüm duyguydu. Bu duyguda, sevdiğimin benden daha fazla nefret etmesine ve sevdiklerini daha fazla sevmesine neden oldu. Pişmanlık, beni, benim bildiğim halde görmezden gelerek seven kişiye, sevgisinin karşılığını vermediğimden dolayı oluştu. Biliyor musun... bazen bunlar galiba olmalıydı diye içimden geçirdiğim oluyor. Iyi ile kötünün savaşı en başından beri vardı. Olmalıydı da. Ben olmasam, kesinlikle bir başkası olacaktı. Ben, bana biçilmiş rolümü oynadım. Yaptıklarım tabi ki benim hatalarım. Bunun için ne kadar af dilesem az gelir. Yaptığım bunca kötülükten sonra ne anladım biliyormusun. Kötülüğün, bütünlüğün bir parçası olduğunu. Kötü olan şeyler olmadan iyiliğin güzelliğinin anlaşılamayacağını. Oluşturulan bir olgunun çok kolay bozulup, bozulan bir olgunun yeniden yapılmasının ise mümkün olmayacağını. Bu dünyada herkes kendine biçilen rolü oynuyor, Elminster. Bazıları dünyada hâlâ iyiliğin olduğunu düşünüp bu uğurda canını veriyor. Bazıları ise, ki buna zamanında bende dahildim, iyi olan her şeyden nefret edip onu bozmakla uğraşıyor ama ne için yaptığını kendiside bilmiyor. Belki de egosunu tatmin ediyor ve ölüm anı yaklaştığında yaptıklarının kendisine ne kazandırdığını ve kaybettirdiğini görüp büyük bir pişmanlık içinde ölüyor. Ölümsüzlüğü sırf bu yüzden sevmem ben. Hayatta yaptıklarımın muhasebesini en iyi ölüm anında yapabileceğimi düşünmüşümdür daima. Doğrumu yapmışım, yanlış mı yapmışım diye. Sonsuza kadar hapis kalmakta ölüm gibi bir şeydi aslında ama yavaş yavaş anladım. En başlarda kinimi iyi olan her şeye karşı daha da büyüttüm. Bunun bir fayda getirmeyeceğini... ancak yüzyıllar sonra anlayabildim. Işte, benim için ölüm anı o andı. Yaptıklarımı tartmama neden olan an. Yaptıklarımın bana neler kazandırıp, neler kaybettirdiğine neden olan, o andı. Yapmış olduğum her şey, ama her şey gözümün önünden geçip gidiyordu. Neler kazandığıma baktığımda, nefret ve kötü duygulardan başka hiçbir şey göremedim. Bir tarafta ise neler kaybettiğim vardı. Sevgi, Elminster !!! Bu dünyadaki en önemli duyguyu, sevgiyi kaybettiğimi anladım, ki gerisinin benim için hiçbir önemi yoktu. Birisi tarafından ölesiye sevilmek, o kadar güzel bir şey ki, kelimelerle tarif edilemeyecek bir duygu olsa gerek. Benim seçtiğim ise, ölesiye nefret edilmek oldu ki bu duygunun nasıl bir şey olduğunu sakın bana sorma ? Bir vala’yı bile korkaklaştıran bir duygu bu.
Melkor, ağlamaklı gözlerini göklere kaldırdı;
- Bu duyguyu bana tattırıp, pişmanlığımı açığa çıkarmamda yardım edene minnet duygularımı sunmak, boynumun borcu olmuştur. Affedin beni, bütün yaptıklarım için.
Elminster, efendisinin gözlerindeki pişmanlık ifadesini görmüştü. Valar, onların gözüne ulaşılmaz gözükse de, onlarında diğer canlılar gibi duyguları vardı. Bunu tam anlamıyla daha yeni anlıyordu. Diğer bir düşünceli ifade takınan F’lüt ise, konuşulanlara istemeden de olsa kulak misafiri olmuştu. Kendini tutamadı ve ağlamaya başladı, efendisi için. Ağlarken, tüm duygularına tercümân olacak melodiyi, yeni yaptığı ve çalmasını cüceşah’tan öğrendiği kavalından çıkarmaya başladı. O kadar güzel bir şekilde çalıyordu ki, çıkan ses mükemmel bir ahenk içindeydi. Sanki yaptıklarının pişmanlığını anlayan bir varlığın, yaptıkları için af dilemesi, haykırması, ağlaması ve yazgısıydı. Bütün konak dinliyordu, kavalın sesini. Kavalın sesini duymuş olacak ki, gökyüzü de bulutlarına fısıldayıp, onlarında ağlamasını sağladı. Sanki çıkan yıldırımlar, affedermiş gibi göz kırpıyor, Rhûn Diyarının Şah Kalesinde oturan Melkor’a sesleniyordu. F’lüt’ün, beyaz nur dolu yüzüne baktığında, galiba bir şeyler başarmış olmalıyım diye geçiriyordu aklından Melkor. Çünkü ona bakan yüz “senide ölesiye seven var” dermiş gibi haykırıyordu. Nur yüzlü, kızarmış yüzünü indirmeden, Melkor indirmişti yüzünü, daha fazla bakamayacağını anladığında.
***
Günler haftaları, haftalar ayları kovalamaya başlamıştı. Rhûn Diyarının Şah Kalesi’nde verilecek olan büyük ziyafet günü gelip çatmıştı. Kalenin büyük salonundaki tüm hazırlıklar tamamdı. Bu davete tüm krallar davet edilmişti. Gondor kralı Aragorn ve müstakbel eşi Arwen, Rohan Kralı Eomer, Moria’dan Cüceşah, Ayrıkvadi’den Elrond ve oğulları, Lorien ormanlarından Galadriel ve Celeborn, Kuyutorman’dan Legolas, son olarak ta ismini bir çok defalar duyduğu Ak Gandalf, seçkin davetliler arasındaydı. Içlerinde en çok Gandalf’ı merak ediyordu, Melkor. Anlarsa, o anlardı gerçek kimliğini bir maia olduğundan dolayı. Lakin bunu da düşünmüştü.
Davetlilerden ilk olarak Galadriel ve eşi Celeborn gelmişlerdi. Her ikisi de kalenin en üstüne monte edilmiş mücevherleri görmüş ve hayertler içinde kalmışlardı. Anlamıştı, Melkor, düşündükleri Feanor’un mücevherleri olmalıydı. Konaktan içeri giren davetlilerden Galadriel ile Melkor göz göze geldiler. O kadar dikkatli bakıyordu ki, Melkor, bir an gerçeği anlamış olacağını düşünmeye başladı.
- “Merhaba, Efendi Darkmenathar.” diye söze başladı, Celeborn.
- “Hoş geldin, Lorien ormanlarının kralı Celeborn, davetimiz kabul ederek bize şeref getirdiniz. Sizde hoş geldiniz, hanımım.” diye içten bir cevap verdi, Melkor.
- Daha önce, halkınız gibi bize çok benzeyen bir ork halkı görmemiştim. Şaşırdım doğrusu.
- Bunun için haklı sebepleriniz olduğunu biliyorum. Neden büyük salonumuza geçmiyoruz, orada detaylı bir şekilde görüşebiliriz bu tür konuları. F’lüt, konuklarımızla senin ilgilenmeni istiyorum.
- Peki, kralım.
Galadriel, F’lüt’e bakıp şaşkınlığını gizleyememişti ve aralarında içten bir samimiyet başladı, büyük salona beraber yürürlerken.
Davetliler birer birer gelmeye başladı. Gondor kralı Aragorn ve eşi Arwen’in gelişleri çok görkemli olmuştu. En son Gandalf îcap etti davete. Gandalf ile Melkor’un karşılaşması herkesin gözü önünde olmuştu. Ikisi de içlerinden gözleriyle konuşuyorlardı.
- “Misafirperverliğiniz mükemmel, efendi” diye içtenlikle söze başladı Gandalf.
- Hoş geldin, Ak Gandalf. Sizden övgüyle söz edildiğini duydum tüm diyarlarda.
Gandalf, Melkor’u kısık gözlerle inceliyordu. Bunu hisseden Melkor, hiç bir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyordu. Bütün davetliler, onlar için hazırlanmış olan masalarına oturdular.Kral ve kraliçeler için salonun tam ortasında büyük yuvarlak bir masa kurulmuştu. Herkes yerine oturduktan sonra, F’lüt, günün önemini anlatan bir şiir okudu;
Elfler, cüceler, insanlar hoş geldiniz.
Soframızı onurlandırarak sefalar getirdiniz.
Bugün barışı kurmaktır, yegâne amacımız.
Orklar, artık düşman değildir, sizin dostlarınız.
Gondor kralı Elessar, hükümranlığınız kutlu olsun.
Valar, krallığınızı düşmanlarınızdan korusun.
Ayrıkvadi’li Elrond, tarihtir kendisi,
Batıya gidecek olmakla üzüyor hepimizi.
Ormanların hanımı altın saçlı Galadriel,
Güzelliği dilere destandır, herkes bilir, tüm el.
Kuyutorman’ın reisi okçu Legolas,
Bir daha ok kullanmasına, umarım gerek kalmaz.
Rohan’dan yükseldi zaferin ayak sesleri,
Bu Rohirrim’in atlı kumandanı ve kralı Eomer’in zaferi
Cüceleri temsilen gelen Cücelerin şahı,
Zanaatında mükemmel, gözlerinizin önünde konağımızın şanı.
Geldik, beyaz sakallı ak maia’ya
Iyi ki varsın, tüm dualarımız, seni yaratan Eru’ya.
Şiir bittikten sonra herkes ayakta alkışladı, F’lüt’ü. Yerine, kralının yanına oturdu. Melkor ayağa kalkarak misafirlere hitaben;
- Uzak diyarlardan gelen kadim dostlarımız...
Bir anda içeriye, nöbetçi girdi. Çok telaşlı bir hali vardı. Nefes nefese, yutkunduktan sonra;
- Kralım, buraya doğru bir ordu geliyor.
***
Karanlık salonlarında konuşan iki vala; âbi ve kız kardeş, harekete geçmeye karar verdiler.
- “Ateşim, birliklerimiz hazır. Eğlenmeye gidiyoruz.” diye her zamanki hareketlerini yapmaya başladı. Avuçlarını okşuyor ve yüzüne sürüyordu. Valinor’da onun yaptığı bu hareketin tek bir manası vardı. “Savaş”.
- “Bilmiyorum, Abi. Doğru yaptığımızı sanmıyorum. Melkor, her ne kadar hak ediyor olsa da onun cezası verildi.”
Abisini, yapacaklarından vazgeçirmeye çalışan ateşli kız kardeş, bunda başarılı olamayacağını kendisi de bildiği halde yinede devam ediyordu. Abisi ise öfkesinden daha şiddetli bağırmaya başladı. Sesi âdeta hırıltı şeklinde çıkıyordu.
- O, sevdiklerinin ölümünü gördü mü hiç? Ya da kaybettiklerinin? Oda bunları tadacak, acı bir şekilde. Uğraşıp yaptıklarının, bir anda sırf zevk uğruna yıkıldığını oda görsün. Sakın beni yolumdan döndürmeye çalışma, kardeşim. Benimlemisin? Değilmisin?
Bu sorunun cevabını soran, zaten biliyordu. Amacı, ateşli kardeşinin ateşini ortaya çıkarmaktı.
- Sorunun cevabını, tabi ki biliyorsun Abi. Seni bugüne kadar bırakmadım, bırakmamda.
- Iyi o zaman, ateşim. Yıkım neymiş görücek, Morgoth. Anemon’a haber ver. Guenon’u serbest bıraksın. Oda bizimle geliyor. Hıı, bu iş zevklerine hitâp ediyor çünkü.
Kız kardeş, abisine “Guenon’mu !!!” der gibi bir bakış fırlattı ve gülmeye başladılar.
***
- “Kralım buraya doğru bir ordu geliyor.” diye bağırdı nöbetçi.
Birden salonda bir panik havası esmeye başladı. Neye uğradığını şaşıran misafirler, bunun bir ork saldırısı olabileceğini düşündü, Melkor ve Gandalf dışında. Göz göze gelen ikiliden Gandalf;
- Measse
Melkor ise;
- Makar
dedi. Ateşli kardeşler olarak bilinen barbar Vala’lar önlerinde bir orduyla, Rhûn Diyarının Şah Kalesine hızlıca ilerliyordu...
7- “BELEGÛR (Son)”
Etrafta ne olduğunu hâlâ anlayamayan bir çok kişi vardı.
- “Herkes mahzenlere. Gargas, birliklerine söyle tüm halkı büyük konakta toplasın. Beş dakikan var, çabuk oooolll. Etessar, okçuların hepsi yerlerini alsın. Tüm kadınlar, mahzenlere.”
Etrafa emirler veriyordu, Melkor. Bu sırada Aragorn ve arkadaşları çoktan hazır olmuşlardı. Tüm halk oluk oluk mahzenlere akmaya başlamıştı.
- “Dostlarım, sizden savaşmanızı isteyemem. Mahzenlerden bir kaçış yolu var. Siz oradan gidebilirsiniz.” diye öneride bulunuyordu, Melkor.
- “Yoo, dostum, Sizi böyle bırakmak olmaz. Yeni kurulmakta olan dostluğumuz, daha da sağlamlaşsın. Omuz omuza sizinle savaşacağız.” dedi, Aragorn, yanındaki arkadaşlarına göz gezdirip.
- “O zaman, Dostluğaaaaaaaaa.” diye söyledi, Melkor.
Tüm kadınlar ve halk, F’lüt, dâhil mahzenlerde toplanmıştı. F’lüt savaşmak istemiş, ama Melkor, buna izin vermemişti. Ağlayarak mahzenlere indi, oda. Tüm birlikler yerlerini almış, halk mahzenlerde toplanmış, Gandalf Aragorn ve Melkor, en dış surlarda, onlara doğru gelmekte olan koca orduyu bekliyorlardı.
Melkor, ordunun en önünde yürüyen yaratığı hatırlamıştı. Kadim zamanlardan, öfke savaşında savaşmasına izin vermediği ufak bir balrog olan, Guenon’du. Şimdi ise inanılmaz boyutlara ulaşmış, alev saçan bir hâle bürünmüştü. Demek ki savaştan sonra Makar, onu bulmuş ve yanına almıştı. Iyicene sinirlendi, Melkor. Ondan başka bir takım Maiar’da ordunun içinde vardı. Ateşin temsilcisi olan Maiar’dı bunlar. En büyük özellikleri uçabilmeleriydi. Valar’ın zamanında, Melkor’un yaratmış olduğu ejderhalar kadar güçlü olmasa da onlara karşı rakip olabilecek Maiar’dı bunlar. Ejderhalar gibi uçabilir ve ağzından ateş çıkarabilirdi. Ordunun, büyük bir bölümünü ise orklar oluşturuyordu. Büyük ihtimalle Dumanlı dağların orkları olmalıydılar.
- “Efendim, bunlar Gorgoroth’un orkları, kıyafetlerinden tanıdım.” dedi, büyük bir sinirle, Gargas.
Başıyla onayladı, Melkor. Askerleri büyük bir nizâm ve hız içinde surlardaki yerlerini aldı.
- Askerlerim. Düşmanımızın görmüş olduğunuz Ateşli yaratıkları’nın tek bir zayıf noktası var, DIRENÇ. Sizden bunu istiyorum. Diğer kardeşlerinize gelince, hayatta herkesin, tek bir şansı olur bazen. Kullanır veya kullanmaz. Onlar kullanmadılar ve kaybettiler. Koruyun kalenizi !!!. Korkmayın kimseden, yanınızda olduğum sürece bizi hiçbir güç yenemez. Bu savaşı, kendimiz için, halkımız için, geleceğimiz için ve tüm dünya için yapıyoruz. Gazap içiiiiiiiiiiiinnnn.
Sesi âdeta bir gök gürlemesini andırıyordu, Melkor’un. Parlayan kılıcını kınından çıkarıp düşmanı beklemeye başladı. Tüm ordu galeyana gelmişti. Düşman iyice hızlanmaya başladı. Aralarından bir maia hızlıca kaleye doğru uçmaya başladı. Üzerlerine âdeta ateş kusup yükselmeye başladı. Bir, iki, üç derken kalenin etrafını iyice sarmaladı tüm maiar. Melkor, okçularına emir verdi ve oklar havada uçan yaratıkları tâkip etti.. Melkor, askerlerini cesaretlendirmek için dış surlarda savaşıyordu. Guenon, dış sura iyice yaklaşıp, suru yıkmaya başldı. Bunu gören Melkor, “belegûr adına durmanı emrediyorum” diye bağırıp balrog’un önüne surlardan atıldı. “burdan aslâ geçemezsin” diye onu önlemeye çalışıyordu. Aralarında büyük bir dövüş başladı.
Balrog ile dövüşen Dakmenathar’ı, kendi hallerine bırakan Aragorn komutayı kendine aldı. “Okçulaaar atın” diye bağırıyor bir yandan da üzerlerine gelen ateşlerden korunmaya çalışıyorlardı. Legolas’ın keskin oklarından birisi bir Maia’nın tam başına geldi ve surların içine düştü. Kendine gelmesi fazla sürmeyen Maia, hızla surlarda siper vaziyetinde bulunan orklara saldırdı. En azından on beşini bir anda öldürmüştü. Bunu gören Gandalf, uçan maia’lara büyü atmayı bırakıp hızla dış sur ile orta sur arasında bulunan maia’nın yanına, onu durdurmaya gitti. Gandalf’ın ona doğru koşmakta olduğunu gören, ateş maia’sı elini açmasıyla bir anda beliriveren baltasını kullanarak ona doğru bir hamle yaptı. Gelen hamleyi zorda olsa kılıcıyla savuşturan Gandalf, âsâsını maia’nın tam gövdesine soktu. Soktuktan sonra asasından çıkan mavi ışık, maia sırf ateş olmasına rağmen açıkça gözüküyordu. Tiz bir çığlık atan maia, yere düştü ve oracıkta kaldı. Düşman ordusu surlara tam olarak yaklaşmıştı ve gedik açmaya çalışıyorlardı, lâkin kolay değildi. Çok sağlam yapılmışlardı ve dış surun kalınlığı yirmibeş karıştı. Bir yandan Balrog’la mücadele eden, Melkor, bir yandan da ona saldıran orklarla baş etmeye çalışıyordu. Elminster, attığı oklarıyla efendisini ona doğru gelen orklardan korumaya çalışıyordu. Balrog, en önemli silahını, kırbacını çıkardı ve Melkor’un bedenini sarmaya çalışıyordu. Melkor, ise defalarca kılıcıyla yaralamasına rağmen, balrogta en ufak bir acı belirtisi görmüyordu. Guenon defâlarca, kırbaç darbeleri indirmeye çalışıyor, bunda da bazen başarılı oluyordu. Gelen kırbaç darbelerinden korunmaya çalışan, Melkor, her bir kırbaç darbesinde daha bir sinirle savaşıyordu. Ayağına büyük bir darbe aldı, Guenon ve acılar içinde haykırmaya başladı. Ilk defa bu kadar zor duruma düşmüştü ve can havliyle son silahı olan baltasını çıkardı. Elinde iki silah bulunan düşman, hızla rakibine bir hamle yaptı. Tam üzerine inen balta darbesinden sıyrılan, Melkor’un kırbaç darbesine yapabileceği hiçbir şey yoktu ve şiddetli bir şekilde surların duvarlarına çarptı. Çarpmayı şiddetli bir haykırma izledi ve ağzından çıkartmış olduğu ışık, balrog’u yolundan çekermiş gibi arkaya düşürdü. Neye uğradığını şaşıran balrog, ayağa kalkarak tüm gücüyle baltasını Melkor’un tam üzerine doğru savurdu. Işığı delip geçen balta, Melkor’un tam üzerine, gövdesine saplandı. Haykırmalar, yerini feryâda bıraktı. Gözünden yaşlar gelmeye başlayan Melkor, ona doğru bir çift elin gelmekte olduğunu gördü. Kraliçesinin elleriydi, bu nârin eller.
Geçmişte bir yolculuğa hazırlandı. “Yelkenler foraaaa” diye bağırdı zihni ve anı denizinde yol almaya başladı. Tüm yaptıkları bir bir gözleri önüne geliyordu. Bütün canını aldıkları ruhlar ona bakıyordu. Kimler yoktu ki diye söylendi bir ses. Thingol, Feanor, gözüne batan ruhlardandı. Ve daha niceleri... Kutsal ağaçları gördü. Tüm ihtişamlarıyla sanki yeniden dirilmiş gibi, ona bakıyordu o mağrur gözleriyle. Lokumdal’ın gözlerine benziyordu, kutsal ağaçların gövdesi kalın, olanının. Süzülüp gittiler ve hemen arkasından karanlığa gönüldü her taraf. Korkmuştu, karanlıktan ilk defa bu kadar, kalbiyle buğz etti, bu durumu, karanlığı, hiçliği. Karanlık, yerini alacakaranlığa bırakmaya başladı ve ormanların eski muhteşem huzur veren görüntüsüyle, kinin aktığı ve hayat sularını içtiği görüntüsü, biri sağından, biri solundan olmak üzere yanından süzülüp geçti ve oradaki hüzün ve huzuru bir arada hissetti. Alacakanlığa alışmış olsa gerek, ışığın âni gelişiyle gözleri kamaşmıştı. Güneş, ilk defa dikkatli olarak bakmış ve güzelliğine hayran kalmıştı. Vana’nın gözyaşları, ona az önce geçmiş olan kutsal ağaçları aklına getirdi. Kendisi, ağaçların yaratılmasına ve yok edilmesine, Vana’nın akan gözyaşlarına ve onun oluşturduğu güneşe sebep olmuştu. Kendi deyimiyle “bana biçilmiş rolü oynuyorum” der gibi, düşündü içinden. Güneşte, sanki akşam olmuş gibi birden battı denizin içine, anı denizinin içine. Süzülmeye devam etti ve ufukta Utomno gözüküyordu. Içini, bir korku ve tiksinti kapladı. Halbuki kendi kalesiydi... bir zamanlar. Onun için açıldı kalenin o koca ve hantal kapısı, sanki “ölüme hoş geldiniz” der gibiydi. O pis sırıtışı, kapı olmasına rağmen o kadar çok belli oluyordu ki, içini nefret kapladı, kapıya, monte edildiği kaleye ve sahibine... Kendinden nefret etmeye başlamakla beraber, bir ses “hayır aşkım, kendinden asla nefret etme. Yaptıklarından nefret etki, ders alasın” diye ona öğütte bulunuyordu. Kraliçesinin sesiydi, bu. Nasıl tanımazdı ki, yasların kraliçesinin sesini. O içine huzur veren sesi en son, üç çağ boyunca hapis kaldıktan sonra af dileyip serbest kalmasına neden olan konuşmasında ki o sesi, nasıl tanımazdı. Ses gittikçe uzaklaşmaya başladı ve kendini bir anda kalenin içinde buldu. Sırıtkan kapıda arkasından kapanmıştı. Yine bir karanlığa gömülmüştü. Içeriden, tarifi imkansız iğrenç sesler geliyordu. Kulaklarını kapatmayı denedi ama nâfile... nâfile... nâfile... Hiçbir yararı yoktu ve demek ki “bu sesleri duymalıyım” diye düşünüyordu. Düşünmesine rağmen düşündükleri kalenin duvarlarında yankılanıyordu. Aşağılardan, taaaa aşağılardan işkence sesleri geliyordu kulaklarına. Kendini bir anda seslerin geldiği odada buldu. Pis ve rutûbetli bir odaydı ve karanlık değil, alacakaranlıktı. Alacakaranlığa neden olan ise işkence gören elfin parlayan, fakat gitgide parlaklığını kaybeden yüzüydü. Elfi, “Elaindor” diye seslendi bir ses. Elaindor adlı elf, odanın ortasına dikilen bir kazığa bağlanmış ve işkence görüyordu. Kötü büyüler etrafında dolanıyor ve iğrenç çığlıklar atarak yüzündeki ışığın biraz daha solmasına neden oluyordu. Elfin tam kafasının üstünde bir el belirdi ve saçlarını koparmaya başladı. Kopardıkça elften inanılmaz çığlıklar çıkıyor, “öldür beni, öldür beni” diye bağırıyordu. Saçlarının birçoğu koparılmış yarı kel yarı tek tük saçlı elf artık bu acılara daha fazla dayanamamış ve bayılmıştı. Saçları koparan el aşağıya yüzüne indi ve yüzünü tutmasıyla, kararıverdi. “Bana ne kadar nefret duyuyorsan, diğerlerine de o kadar nefret duyacaksın, oğlum” diye yarı baygın elfe emirler veriyordu, görünmeyen bir varlık. Ama bu korkunç olayı izleyen Melkor, kendini izlediğini biliyordu. Lâkin o zaman göremeyipte, şimdi gördüğü bir ayrıntı dikkatini çekti. Elaindor’un ruhu yükselmeye, göklere uçmaya başladı ve Melkor’da arkasından. Ruhtan düşen bir parça daha vardı ve bu renk ne beyaz nede siyahtı. Gri bir rengi vardı ve bir tüy gibi uçmaya başladı. Uçtukça hızlandı ve bir anda demirdağlara, kastmar dağına indi ve içine girdi. Melkor yine onunla beraberdi ve gördüğü manzara inanılmazdı. Gri ruhumsu varlık ikiye bölündü ve biri biçim değiştirip bir orkelf olup çıkmıştı ve üzerine “belegûr” ismi islenmiş beyaz bir pelerini vardı. Bir diğeri ise dişi bir orkelf olup çıkmıştı ve aynı F’lüt’e benziyordu. Beyazlar içindeki orkelfler ona baktıla. Bakışlarından ne bir sevgi, nede bir nefret okunuyordu. Doğruca uzaklaştı oradan ve kendini yeniden Utomno’da kendi odasında buldu ve Kraliçesi onunlar konuşuyordu. “Kötülüklerin artık bir son bulmalı, ruhum. Ama kendi isteğinle, zorlama ile değil”. “Seni dâima takdir etmişimdir, Nienna... ama artık çok geç”. “Hiçbir şey için geç değil, Melkor... hiçbir şey için. Ruhun sâdece kurtarılmayı bekliyor. Bırak ta sana yardım edeyim. Kalbini merhametle doldurayım. Hüzün ve sevinci bir arada yaşatayım, lütfen...”. “Bunu bana yapma, Nienna. Sakın yapma, yolumdan döndürme beni. Bu dünyada kırmak istemediğim tek kişisin ve senin istediğin bu dünyada yapmayacağım tek şey. Bu çıkmazın sonu yok, kraliçem ve geleceği çok az gören gözlerim bir umut olmadığını söylüyor.”. “Her zaman bir umut vardır, ruhum. Benim geleceğe umutla bakan yüreğim, ufukta bir umut göründüğünü söylüyor. Bak... ufukta bir umut var.”. Karanlık mekânından ayrıldı ve kendini yeniden gemisinde buldu. Ufukta bir umut onu bekliyordu... Umuda yelken açmıştı ve karaya ayak bastığında umûdunu buldu ve onun oldu. Gökyüzünden aşağılara gök semâdan yeryüzüne, oradan Rhûn diyârına, oradan savaş meydanına ve kendi gövdesine döndü... arkasından bir ses ise, ki bu ses kraliçesine âitti. “Seni ve umûdunu bekleyeceğim, ruhum” diye onun kalbinin en derinlerine fısıldıyordu.
Gücünü yerine toplayan, Melkor, ağzından büyü sözcüklerini hırıltılı bir şekilde dökmeye çabalıyordu ama bir güç buna engel oluyordu. Makar, olmalıydı bu. Büyü yolunu kullanamayacağını anlayan melkor, Guenon’a tüm hiddetiyle saldırmaya devam etti, bir yandan da kraliçesini düşünerek.
Surların içinde en azından on ateş maia’sı yerde ölü bir şekilde yatıyordu. Lakin en dış surda açılan bir gedikten içeri orklar yağmaya başladı. Düşmanda az sayıda mancınık vardı. Bu yüzden tüm hedefler tek bir noktaya kilitlenmişti. Mancınıklar Rhûn diyarının şah kubbesine temas edemiyordu. Melkor, oraya çok güçlü bir tılsım yapmıştı. Fakat dış surlara yaptığı tılsımı biri, ki bu kesinlikle Makar ve Measse olmalıydı, bozmuştu. Gargas, ve beraberindeki askerler hızlıca onları karşılamaya aşağıya indiler. Birbirlerine iki akarsuyun çarpması gibi çarptılar ve aralarında kan gövdeyi götürür bir savaş başladı. Kale kapısını defalarca açmaya çalışmalarına ve sayısız huruç düzenlemelerine rağmen sanki kapı efendisinin emrini ne olursa olsun dinlermiş gibi açılmıyordu. Kapıyı kırmaya çalışan orklara atılan oklar bir şekilde tesir etmiyordu. Sanki büyülü bir duvar varmış gibiydi. Legolas, ak büyücüye;
- Gandalf, kale kapısına atılan oklar bir çeşit büyülü duvara çarpıyor, durdurmazsak kapı daha fazla dayanamayabilir.
- “Tamaaaamm.” Meydandaki büyüleri kudretini hissediyordu, Gandalf. “Çok büyük bir büyü savaşı var, gizliden gizliye” diye içinden geçiriyordu.
Gandalf kapıya doğru gitmek istiyordu ama önünde en azından beş ateş maia’sı vardı. Engelleri geçip kale kapısına doğru ilerlemeye çalışıyordu.
Koca balrog, kırbacını Melkor’un bir sağ tarafına bir sol tarafına vurup onun hareket alanını kısıtlıyordu. Surlardan birkaç ork ise efendisini korumak için, hem orklara hem de Guenon’a devamlı ok fırlatıyorlardı. Melkor, tüm hiddetiyle rakibine saldırıyor, bir taraftan da vuruşlarından kaçmaya çalışıyordu. Koca balrog ağzından aniden çıkarttığı ateş topunu Melkor’a doğru yolladı. Büyük fırsatı yakalayan Melkor, düşmanını en zayıf anında yakalamıştı. Balrog’lar ağzından ateş topu çıkarırken, birkaç saniye öylece kallırlardı. Nede olsa onları bu hâle getiren kendisiydi. Eğilmiş vaziyette olan Guenon’a doğru yanından zıplayarak boynuna tüm gücüyle kılıcını indirdi. Kılıcı adeta boynuna gömüyor aynı anda içinde çeviriyordu. Balrog’tan bu defa kuvvetli bir acı çığlığı duyuldu. Koca balrog, havayı dövüyor, etrafına rastgele yumruklar atıp duruyordu. Guenon’un gözlerine bakan Melkor, onların sönmekte olduğunu anladı ve kılıç darbelerine tüm hızıyla devam etti. Balrog, gelen kılıç darbelerinden korunmaya çalışıyor fakat başarılı olamıyordu. Zamanın geldiğini anlayan, Melkor, bir kez daha sıçradı ve Balrog’un boynuna ölümcül darbeyi indirdi. Darbeyi büyük, çok büyük bir haykırma ve feryat izledi.
Gargas ve birlikleri sürü gibi akan orkları rahat öldürüyorlardı. Düşmanları adeta ölüm için sıraya girmişti. Hepsinin gözlerindeki ruhsuz ifade dikkatini çekmişti. Içeriye dev bir trol ordusu girdi. En fazla on tâneydiler ama bir orduya bedeldiler. Onlarda da o ruhsuz ifade vardı. “Bir büyü olmalı, tuhaf bir şey var” diye içinden geçiriyordu, Gargas. Hantal bir şekilde ilerleyen trole kılıç darbeleri işlemiyor, önüne geleni koca baltasıyla biçiyordu. Bu sırada koca bir mancınık, F’lüt, aracılığıyla meydana geldi. Orta surların kapısı onun için açılmıştı. Iki işlevli bir mancınıktı ve melkor, bizzat kendisi yapmıştı bu aleti. Yapması uzun ve uğraşlı bir iş olduğundan dolayı sadece bir tane yapabildi. Boyutları ufak olmasına rağmen, büyük nesneleri rahatlıkla fırlatabiliyor ve hedef belirleme sistemi sayesinde ıskalamıyordu. Üst tarafından büyük kayaları fırlatıyor altından ise uzun ve çelikten okları fırlatıyordu. Uçurduğu büyük bir ok hedefini tam on ikiden vurdu. Dev trol ona hızlıca gelen oku bir anda gövdesine girmiş şekilde gördü ve yığılıp kaldı. Bunu gören diğer troller, ölü ırkdaşının başında toplandılar ve onu korumaya aldılar. Trollerin en tuhaf özellikleri buydu. Ölen bir kardeşini can pahasına da olsa cesedini güvenli bir yere götürünceye kadar bırakmazlardı. Gargas, yüzlerine dikkatli baktığında o ruhsuz ifadenin kaybolduğunu gördü. Trôli duygular, silip süpürmüştü büyülü koşullanmayı. Ölü kardeşini alan troller, hızlıca surdan çıkıp kayboldular. Bunu hayretler içerisinde gören orklarda her hangi bir şey yapmadılar. Trollerin gidişinden sonra dış sur tepelerine doğru geliyordu.
Nihayetin de hak ettiği sonu bulmuştu, Guenon. Melkor, hızlıca kalenin içine girdi. En büyük silahları olan Guenon ölünce, düşmanda gözle görülür bir duraksama olmuştu. Uğultular duyulmaya başlandı ve birden en dış surun batı tarafı yerinden ağır ağır kalkmaya başladı. Ne olduğunu anlamaya çalışan, Melkor, bir büyü olduğunu anladı. Karşı büyü yapmaya çalışıyor fakat başaramıyordu. Anlamıştı, abi Vala büyü yaparken, kardeş Vala’da büyü yapmasına engel oluyordu. Dev kütle havaya doğru yükseldi ve orta surlara büyük bir hızla çartı. Durumun farkına varan Gargas, askerlerini hemen en iç sura çekilme emrini vermişti. Askerler emrimi büyük bir içtenlikle yapmışlardı, onlara doğru ağır ağır gelen dev kütleyi gördüklerinde. Surlar büyük bir gürültüyle yıkıldı. Tüm ordu hızlıca en iç sura doğru çekildi batıdaki surlar yıkılmış, doğudaki surlarda ise dış surda gedikler açılmıştı. Doğuda ve batıda iç sura çekilen ordu, tüm savunmasını buradan yürütecekti. Batıdan uçan ateşli maia’lar büyük bir hızla gelmeye başladı. En azından yüz maia vardı. Iyice yaklaşan maia’lar kalenin üstünden uçmasına devam etti. Ne olduğunu alayamayan, Melkor, doğuya baktığında gördüğü manzara karşısında şok oldu. Doğudan, Myrjala en önlerinde olmakla beraber bir kartal sürüsü hızla maia’ların üzerlerine uçuyordu. “Uçan ruhum” diye sevincini belli etti, Melkor. Havadaki çarpışma muazzamdı. Myrjala, gözlerinden çıkardığı mavi ışıkla maia’yı delip geçiyor, diğer kartallarda boş durmuyor, efendilerinin yaptıklarını tekrarlıyordu. Hava saldırısı bastırıldıktan sonra bir durulma oldu, meydanda. Düşmanda bazı kıpırdanmalar dışında en ufak bir hareket yoktu. Melkor, hızlıca Myrjala’ya binip kalenin en tepesine çıktı. Meydana bakındığında binlerce ölü vardı. Askerleri de çok fazla azalmıştı. Halkından binlerce kişi ölmüştü. Rhûn diyarının Şah kalesinin surları harabeden farksızdı. Tekrar düşmanına baktı. Bütün ordusu geri çekilmeye başlayıp bir araya toplanıyordu. Düşmanın tüm birlikleri tamamen meydana dizilmiş âdeta Melkor’a meydan savaşı teklif ediyordu. Düşman saflarından borazan ve davul sesleri gelmeye başladı. Düşman büyük bir taarruz sesiyle beraber harekete geçti. Bu karşılayamayacakları bir taarruzdu. Melkor, sonunun ölüm olacağını bildiği halde, onlarla meydanda savaşmanın daha akıllıca olacağını düşündü ve askerlerine;
- Yoldaşlarım. Kalemizi koruyarak, hiçbir yere varamayacağız. Önerim, öleceksek şanlı bir ölüm olması dileğidir. Tavsiyem savunma değil, taarruza taarruzla karşılık vermektir. Benimlemisiniiiiiiiz !!!
Etraftan “ölene kadar” “evet” sesleri yükseliyordu.
- O zaman Hücuuuuummmm.
Rhûn diyarının ordusu büyük bir hızla, açılan kapıdan, büyük bir hızla ilerleyen düşmana doğru harekete geçtiler. En önlerinde Gargas vardı.
- “Ölüme gidiyorlar, umarım farkındasındır?” diye onu uyarıyordu, Gandalf.
- Ölüm... Gandalf... Bizim kaderimiz, olsa gerek. Sizden daha fazlasını isteyemem. Canınızı bizim için tehlikeye attınız. Buna daha fazla müsâade edemem
- Orda dur dostum. Bu savaş, bizimde savaşımız. Sizin, elflerden bir farkınız yok ve elflerin canını yakan, benimde canımı yakmış olur. Sonuna kadar seninleyiz.
Elini, Gandaf’ın omzuna koyan, Melkor, sanki olacakları önceden tahmin etmiş gibi, “Öyleyse, ölümüne kadar, dostum. Emin olabilirsin ki, bu hayatta yada diğerinde yaptığınız iyilikler karşılıksız kalmayacak.” diye içten ve samimi bir şekilde şükranlarını sundu.
Düşman onlara doğru gelen orduyu görünce duraksadı. Iki ordu meydanda karşı karşıya geldi ve birbirlerini süzmeye başladı. Rhûn diyarının şah kalesinin bütün ordusu meydanda toplanmış, âdeta akmıştı. Mahzenlerden de orduya katılanlar oluyordu. Düşmanın birlikleri iğrenç orklardan, uruk-hai’lardan, sonu yokmuş gibi uzanan ateş maia’larından ve daha önce görmedikleri bir takım yaratıklardan oluşuyordu. Kendi birlikleri ise en fazla ikibin kişiden oluşuyordu. Lakin en büyük düşmanlardan iz bile yoltu ve bu, Melkor’u, tedirgin ediyordu. Gasgas birliklerini düzenli bir şekilde meydana dizdi. En önde okçular, arkalarında ise bölük bölük piyadeler vardı. Her bir bölüğe çok güvendiği bir adamını yerleştirmişti ve aralarındaki iletişimi, sadece kendilerinin bildiği bir tür çığlık sesiyle sağlıyorlardı. Belegûr ordusu tam bir disiplin içerisinde bekliyordu. Düşmanın ordusu birden ikiye ayrıldı ve aralarından büyük yaratıklar hızlıca koşmaya başladılar. Bu harekete oklarıyla karşılık verdi, Rhûn diyarının ordusu. Lâkin işlemiyor, sanki oklar geldikçe daha bir hızlanıyorlardı. Kalenin en tepesinden, Myrjala’ya binen Melkor, yaratıkların tepelerine indi ve parlayan kılıcını olabildiğince hızlı ve seri kullanmaya başladı. Efendilerinin çarpışmasını gören Rhûn sakinleri, onun yolundan aynı hırsla ilerledi. Düşmanda tüm kuvvetlerini harekete geçirdi. Iki ordunun karşılaşması daha sonra anlatılan destansı hikâyelere konu olacaktı.. Çarpışma tüm hiddetiyle devam ederken, arkadan iki korkunç ve heybetli suret belirdi. Vahşi vala’lar daha fazla dayanamadılar ve savaşın içine dahil oldular. En tuhaf özellikleri, savaşa karşı olan düşkünlüğüydü. Savaşmayı sevmezler, savaşı izlemeye bayılırlardı ama daha fazla dayanamamışlardı anlaşılan. Makar, kule boyunda bir surette, elinde sarı renkte asasıyla, diğer elinde uzun ve geniş alev saçan kılıcı, parlayan sarı gözleri, siyah miğferi, siyah zırhı ile çok korkunç gözüküyordu. Measse ise, uçları keskin bıçaklarla süslenmiş beline kadar uzanan sapsarı saçları, abisine yakın boyu, elindeki devâsa alev fırlatan oku, alev saçan parlak gözleri ve mükemmel fakat sinsî yüzü ile âbisini aratmıyordu. Savaş meydanına gelişleri çok korkunç olmuş ayaklarıyla Rhûn ordusunu ezerken kendi adamlarını da eziyordu. Makar’ın kendisine gelmekte olduğunu anlayan, Melkor, hızlıca Myrjala’ya binip, savaş meydanından biraz uzağa gitti. Makar’ın onu takip edeceğine kesinlikle emindi. Iki Vala’yı savaş meydanından uzaklaştırarak, aralarındaki gazap savaşını başlatmış oldu. Ak büyücüde Melkor’u izlemişti. Gandalf, Measse’ye doğru bir hamle yaptı ve asasını ona doğru gelecek şekilde ileri itti. Measse, hiçbir şey olmamış gibi, gözlerini ona çevirdi ve tüm hiddetiyle ağzından alevler püskürtmeye başladı. Konsantresini Gandalf’a yönlendirdiği için Measse’nin üzerindeki büyü kalkanı etkisini yitirmeye başladı. Melkor, hızla ağzından büyülü sözcükleri döktü ve tesiri artık tamamen geçmişti, kalkanın..
- üyüb nun’ure iğidrev ralnashi ikkemed nügub şimniçi...
Melkor, bedenindeki büyümeyi iliklerine kadar hissediyordu... parlayan kılıcıda aynı şekilde. Makar’ın boyuna denk gelmişti. Üzerindeki giysilerde değişime ayak uydurmuştu. Kafasındaki miğferi ve zırhı safirdendi. Kılıcı artık sarı değil mavi bir ışık saçıyordu. Elinde safirden bir asa belirivermişti. Bu asayı daha önce Manwe’nin elinde gören, Makar, şaşırmış, hatta biraz afallamıştı. Kuleler birbirleriyle amansız bir mücadeleye girdi. Gandalf’ın yaptığı oyunu anlayan Measse, ona doğru büyülerini yollamaya başlamıştı.
Gargas’ın birlikleri, düşmanla savaşıp adeta ölüme gidiyordu. Beyazlar içindeki F’lüt meydandaki tek kadın savaşçı, oda savaşıyordu ve önüne geleni indiriyordu. Iki ordunun çarpıştığı meydana yakın bir yerde, kulelerin çarpışması devam ediyor ve doğa üstü seslere sebep oluyordu. Her birinin bir kılıç darbesi bir gök gürlemesi gibiydi. Makar, savaşmayı çok sevdiğinden olsa gerek, türlü türlü hareketlerle Melkor’un direncini kırmaya çalışıyordu. Ayağına şiddetli bir darbe alan, Melkor, yan düştü. Âsâyı gövdesine saplayamaya çalışan, Makar’ın vuruşunu kılıcıyla savuşturmaya çalıştı. Tekrar ayağa kalkan, Melkor, tüm hiddetiyle kılıcını ve asasını rakibi üzerinde kullanmaya başladı. Sağlı sollu kılıç darbelerine dayanmaya çalışan, Makar, gelen darbelerden atağa geçecek pozisyon bulamıyordu. Melkor, her vuruşunda Makar’ı biraz daha köseye sıkıştırıyor, pes etmesini sağlamaya çalışıyordu. Darbelerinin karşılandığını gören, Melkor, kumar oynamaya karar verdi. Bir anda geriye doğru zıpladı ve kılıcını toprağa sapladı. Ne olduğunu anlamaya çalışan, Makar, rakibini süzmeye başladı. “Ne yapmaya çalışıyorsun, Kara Düşman”. “Ben savaşmak istemiyorum, kardeşim” diye cevap verdi, Melkor. Iki Vala’da birbiriyle zihin yoluyla konuşuyordu. “Zamanın da bizde savaş istemedik, Kara Düşman. Ama sen istedin. Şimdi de ben istiyorum”. “Yanlış düşünüyorsun, kardeşim. Ben artık.... o değilim.”. “Benim aklımda dâima öyle kalacaksın, kara kardeşim Morgoth.”. “Seninle savaşmak istemiyorum ve savaşmayacağım da”. Elindeki âsâyı da toprağa sapladı. Makar, daha bir sinirlenmişti. En sevmediği şey, yarım kalmış bir savaş ve düelloydu. Lâkin düelloyu bitirmeye hiç niyeti yoktu ve Melkor’a koşarak öldürücü darbeyi savurdu. Elindeki âsâsı ve kılıcı ile kendisine doğru öldürücü bir hamle yapan Makar’ı, bekleyen Melkor, aynı anda bildiği en karışık büyü sözcüklerini mırıltılar halinde ağzından çıkarıyordu. Makar’ın kılıcı ve âsâyı ona saplamasıyla birlikte müthiş bir enerji açığa çıktı. Makar, bu enerjiyi iliklerine kadar hissediyordu. Bir anda arkasında beliriverdi, Melkor. Makar şaşkınlık ve ışığın gücünden arkasına bakamadan, indirmişti, Melkor, geniş kabzalı parlayan kılıcını, saplanmış olduğu topraktan çıkarıp, sırtına. Kılıcı, rakibinin beline sokup çıkaran Melkor, konsantre oldu ve ağzından çıkardığı mavimsi yakıcı ışığı Makar’ın zırhına yönlendirdi. Işık Makar’ın zırhını delip bedeninde yaraya yol açtı ve tiz bir çığlık atmasına neden oldu. Çığlığı ufak zelzeleler izlemeye başladı.. Daha ilk çığlığı susmadan, Melkor, toprağa diğer bir saplanmış şekilde duran âsâsını Makar’ın kaya gibi sert zırhından geçirip, omzuna sapladı. Abisinin haykırışını daha da arttırdığını duyan, Measse, çarpışmakta olduğu ve zor durumda olan kanlar içindeki Gandalf’ı bırakıp bir anda tam Melkor’un arkasında beliriverdi. Tüm gücüyle saçlarını Melkor’un bedenine dolamaya ve sımsıkı sıkmaya başladı. Bu âni hareketi beklemeyen acılar içindeki Melkor, kuvvetli bir çığlık attı. Binlerce bıçak her yerini kesiyordu. Böyle giderse daha fazla dayanamayacaktı. Ellerindeki direnci bitmekte olmasına rağmen kılıcını düşürmüyordu. Son bir gayretle tüm kuvvetini sağ eline verip, zorla arkasına dönmeye çalıştı. Onu sımsıkı tutmakta olan saçlar gerilmeye ve sahibinin bağırmasına yol açtı. Tüm gücüyle sağ elini sarmakta olan saçları kopardı ve kılıcı onu sarmalayan saçların kökenine, başına geçirdi. Darbeyi korkunç bir çığlık izledi. Yerler sarsılmaya, gökler kararmaya başladı. Bıçaklı saçlar, Melkor’un gövdesinden ayrıldı ve sahibiyle beraber yere serildi. Son gücünü de harcayan, Melkor, sendeleyerek diz üstü yere düştü.
Ufukta atlılar gözüküyordu. Aragorn, gelen taze kuvvetlere müthiş bir sevinçle bakmıştı ve nasıl geldiğini anlayamayıp şaşırmıştı da. Daha sonra bu iletişimi, Gondor’da bulunan Gweihir ile Myrjala’nın sağladığı anlaşılmıştı. Atlı süvariler büyük bir hızla savaş meydanına daldı. Sanki hepsi düşmanı tahmin etmiş gibi saldırmaya başladı.
Kardeşinin halini gören, Makar, gövdesinden saplı olan silahlara rağmen yerinden doğruldu ve yerdeki kardeşine doğru sendeleyerek yürüyüp başucuna çöktü. Melkor ise tüm bedeni yara bere içinde, dizlerinin üstüne çökmüş elindeki kılıçtan destek alıyordu. Kendi gövdesindeki âsâyı iki eliyle çıkardı, Makar. Çıkarırken, inanılmaz çığlıklar atıyor âdeta kan kusuyordu. Ve öfkeyle, kör eden bir parlaklığa bürünen gözlerini, Melkor’a çevirdi. Ağzından bir takım büyülü sözcükler dökülüyor ve hırıltılar şeklinde sanki zorla söylüyormuş gibi çıkıyordu. Melkor, olduğu yerden kıpırdayamıyor, hareket edemiyordu. Zâten hareket edecek gücüde yoktu kendisinde. Melkor’un âsâsını sağ,,elinde beliriveren kendi kılıcını sol eline alan, Makar, dizlerinin üstüne çökmüş olan Vala’ya doğru ilerledi.
- Canına kıydığın canlar için canını alıyorum, Kara Düşman Morgooooooooothhhh !!!
Iki kılıcı birden Melkor’un gövdesine soktu, Makar, büyük bir öfkeyle. Kılıçları sokup çıkarıyor, her sokuşunda daha bir hızlanıyordu. Sonunda öfkenin vermiş olduğu kuvveti de harcayan Makar, kılıçları son kez soktu ve öyle bıraktı. Kılıçların acısını bastırmaya çalışan, Melkor, geriye doğru sırt üstü yere düştü. Acılar içinde ağlamaya başladı ve babasından yaptıkları için af diliyordu.
- Affet beni babaaaaaa, affeeet yüce eruuuuu.... hak ettim bunnnnnu... halkımı koruuuuuuuuuuuuuuuu. !!! Kı-kıra........
Efendilerinin yere uzanmış kanlar içindeki suretini gören, Rhûn ordusu, galeyâna gelip, sayıları oldukça azalmış düşmanlara öldürücü darbeyi indirmeye başladılar. Gelen ek kuvvetlerde düşmanın gözünü iyice korkutmuş ve içlerine yenilginin ve korkaklığın tohumlarını ekmiş gibi dağılmaya başladılar. Troller tekrar meydana geri geldiler. Ölü arkadaşlarını cesedine korunaklı bir yer bulmuş olmalıydılar. Hızlıca saldırmaya başladılar tüm orklara. Trolleri ise, yaratılmalarına vesile olan Entler izledi. Uğultular halinde meydana geliyorlardı. Başlarında, Lokumdal, vardı. Troller, onlara doğru gelen entleri görünce kaçmaya başladılar. Savaş sona doğru yaklaşmaktaydı, ama orklar için zafer miydi bu... kimse bir sevinç hissetmedi.
Birden üç vala gözden kayboldu. Hiçlik onları alırmış gibiydi. Yerde yatan Melkor, kardeşinin yanı başında duran Makar ve yaralar içindeki Measse, ortadan kayboldular. Etrafı muazzam bir aydınlık kapladı. Herkes ellerini gözlerine siper etmek zorunda kaldı, ışığın kudretinden. Kudret tükendiğinde savaş meydanındaki tüm orklar, değişim geçirmiş elfleşmişlerdi. Içlerinde biri var ki güzelliği dillere destan olacak nitelikteydi. O, Kraliçe F’lüt, dünyanın görüp görebileceği en güzel elf kadınlarından bir tanesi olmuştu. Kendisi ileride El-F’lüt ismini alacaktı. Kaybolan Vala’lar ile beraber onlara orduları da eşlik etmişti. Herkes birbirine şaşkınlıkla bakıyordu. Sanki ışık orkları almış, yerine başka birilerini koymuştu. Beyaz giyinmeyi seven F’lüt, elinde kılıcı, kaybolan efendisini amaçsızca arıyordu. Etrafta yaşlı gözlerle dolaşıyordu. Belki... diyordu, bir umut yeniden ortaya çıkar diye sulu gözlerini gökyüzüne kaldırdı. Narin elleriyle gözünden yanağına doğru süzülmekte olan gözyaşlarını elbisesine siliyor, hâlâ gökyüzüne bakıyordu. Anlamıştı ve kavalını çıkarıp çalmaya başladı. Çıkan ses, herkesin içine işlemiş, olduğu yerde kalmasına neden olmuştu. Daha fazla dayanamayan gökyüzü uzun vadiyi yıkamaya başladı. Efendisinden kalan tek şey ışığın onu aldığı yerdeki parlayan kılıcıydı. Yere çömelip kılıcı eline almasıyla, kılıcın parlaklığı yavaş yavaş kaybolmaya başladı... Tâ ki tamamen sönünceye kadar. “Seni seviyorum aşkım... ve her zaman sevicem... ölesiye sevicem.” diye içinden duygularını ifade ediyordu, F’lüt. Tüm güzelliğiyle ayağa kalktı ve çevresinde ona bakan kardeşlerine döndü. Göz gezdiriyordu etrafına, hiçbir kardeşinde sevinç çığlıkları göremiyordu. Yüzlerine baktığında, ölümsüz olarak bildikleri efendilerinin ölmüş olmasının verdiği o acı ve çaresizlik ifadesini görüyordu.
- Kralımız... artık aradığına kavuşmuştur... Bizde öyle... Efendimizin bize öğrettiği değerleri, devam ettirdiğimiz sürece kötülüğün tohumları bir daha bu topraklarda yeşeremez, kardeşlerim. Yazgımızda bunu görmekte varmış. Yazgımızın yolundan yürümeye devam edeceğiz, Kendi ölümsüzlüğünden vazgeçip, bize ölümsüzlüğü kazandırana, ona yakışır şekilde imparatorluğumuzu devam ettirirsek, ölümsüzlüğü tekrar kazandırabiliriz, kardeşlerim.
Kardeşlerim... günahları affedildi, kralımızın.
Gideceği yerde mutlu olsun.
Her şeyin bittiği yerde, yazgımızın,
Bu... gün başlangıcı olsun.
O, bizim için döndü karanlıktan, en derinlerine kaydedin aklınızın
Biz huzurluyuz, onun yolu açık olsun, ışıkla dolsun, huzuru bol olsun... sevdiğine kavuşsun
Herkes, boyunlarını indirmişti büyük bir saygıyla kraliçelerine...
- SON -
SÖZLÜKÇE:
Belegûr: Sindar’da Melkor’a verilen isim. Seçilmiş orkelf grubunun simgesi. Elf-Rhûn Imparatorluğunun simgesel ismi.
Darius: Efendiliği ile bilinen, uzun yıllar ortadünyada yaşayıp yıkılan imparatorlukla beraber batıya göç etmiştir.
Darkhes: Orkelflerin bilinen ilk atalarından. Ne olduğu konusunda çeşitli rivayetler olup, daha sonra hiçbir zaman görülmemiştir. Bazıları onun Kraliçe El-F’lüt ile konuştuğunu söyler.
Darkmenathar: Melkor’un ortadünya’ya son kez dönüşünden sonra kullandığı isim. Orch-Rhûn Kralı
El-F’lüt : Elf-Rhûn Imparatorluğunun en önemli kadın şahsiyeti. Basit bir savaşçı kızken, orkelf olarak bilinen elf soyundan gelen mükemmel güzelliğiyle bilinen dişi elf. Melkor’a duyduğu aşk, bütün ağıtlarda dile getirilir. Melkor’dan sonra krallığı devralan elf. Kraliçe. Elmara olarak ta tanınır, yabancı diyarlarda.
Elminster (Ezessar diye geçiyordu): Melkor’a işlerinde yardımcı olan seçilmiş orkelf grubunun savaşçılarından.
Etessar: Melkor’un ilk elf hizmetkarıdır. Son savaşta öldürülmüştür.
Gargas: Rhûn diyarının ilk komutanı. Rhûn ordusunun yüzyıllar boyunca komutanı olarak kalmıştır. Son Rhûn savaşında azılı düşmanı ..... tarafından öldürülmüştür.
Gorgoroth: Rhûn diyarı savaşında elfleşen orklardan birisidir. Lâkin gargas tarafından öldürülmüştür.
Jurasim: Kraliçe El-F’lüt’e yakın bağlılığıyla bilinir. Rhûn savaşında yaşına rağmen savaşması, yıllarca dillerden düşmemesine neden olmuştur. Imparatorluk yıkıldıktan sonra ne olduğu bilinmemektedir.
Lokumdal: Dişi entlerin en meşhurlarındandır. Hâlen huzur vadisinde istirahatte olup, ağzını kendi isteğiyle mühürlemiştir.
Makar: Vahşi vala olarak bilinir. Rhûn savaşında kardeşiyle beraber ortadan kaybolmuş, daha sonra ne olduğunu Kraliçe El-F’lüt’ten başka bilen yoktu,. da kimseye söylememişir.
Measse: Ateşli vala olarak tanınır. Makar’ın kız kardeşi. Rhûn savaşında abisiyle beraber ortadan kaybolmuştur.
Melkor: Ainur içindeki en kudretli. Yaptıkları onca kötülükten sonra af dileyip günahlarını temizleme fırsatı Eru tarafından verilmiştir, ki bunu da başarmış mıdır bilinmez. Ilk Rhûn savaşında Makar tarafından kılıçlanmıştır. Ortadan kaybolmuştur, diğer valalar gibi Ona ne olduğunu bilen tek kişi Kraliçe El-F’lüt’tür.
Myrjala: Mystra’nın kartalıyken, Melkor’un kötülük zamanlarında ele geçirilip karanlık zindanlara atılmıştır. Yine onun vesilesiyle oradan çıkmıştır. Melkor’un sağ kolu olarak ta bilinir. Kartalların soylu efendilerinden. Rhûn savaşında Melkor’la beraber ortadan kaybolmuştur.
Nienna: Dünyanın başından beri, Melkor’a duyduğu aşka, Melkor’un ölüm anında karşılık verdiği söylenir. Ikisinin kavuşup kavuşamadığın kimse bilmez. Yasların ve hüznün kraliçesi. Valier.
Bir Şiir :
BELEGÛR
Hiçbir şeyin olmadığı zamanda doğdun...
Tek olanın en kudretlisi olarak biliniyordun...
Heveslerin doğrultusunda yoğruldun...
Onun yüzünden misafirisin şu an boşluğun...
Tarihin tüm sûretleri seni nefretle andı...
İyisi, kötüsü, dostu, düşmanı...
Bilmiyorlardı kalbinde kopan fırtınayı...
Son fırtına, senin sonunu hazırladı...
Tarihin tüm şanlı kahramanlıkları...
Kahramanlıkların yegâne kahramanları...
Kahramanların en büyük düşmanı...
Bumu olmalıydı, en kudretlinin şânı...
Tek olanın sizlere hediyesiydi Arda...
Sen orda, kardeşin orda, diğerleri orda...
Nice ihtiras savaşları sonunda...
Kardeşin ve diğerleri hâla Arda’da ama en kudretli boşlukta...
Zamanın olmadığı mekanda, yerde, hiçlikte
Bir zamanların belegûr denen sûreti...
Yaşıyor tek başına, yaşamak denirse
Yalnızlığıyla boğuşuyor, arıyor kraliçesini...
Yardım et kraliçem, hüznün doldursun içimi
Biliyorum beni bir tek sen düşlüyorsun...
Arkamdan bir tek yaş döken o gözlerini
Arıyorum hiçliğimde, hüznün bana buldursun...
Bilmiyorum, bir daha “benim olana” döner miyim...
Dönsem bile emellerimden vazgeçer miyim...
Bunu size soruyorum, sizce ben dönmeli miyim...
Doğru ama istersiniz...
Nice kahramanlar yaratmak için, ben sadece bir deneğim."
Yazan : Melkor
"Ardalogy"
Okunma 657 kere
Yayınlandığı yer
Öyküleriniz
Yazar İsim: Sauron
Mail: sauron@tekyuzuk.com
Son eklenenler Sauron
1 Yorum
-
Yorum Bağlantısı
Soulastne Çarşamba, 18 Ocak 2012 16:21Okumak zaman aldı ama ilk yorumu ben söleyim.. :) Aslında giriş kısmı oldukça güzeldi.. Sonraları ise nedense vala-maia-elf-insan ilişkileri kısmında garip bir tutarsızlık gördüm.. Bu tutarsızlığın nedeni belki de El-flut'un melkor'a olan aşkı yüzünden.. :)
Yine de 4 çağ'a ve sonrası için güzel kurgunlanmış bir hikaye.. Hikayenin son kısımlar ise morgoth'a olan hayranlığım yüzünden hoşuma gitmedi desem yeridir...
Olayın özü tebrikler..
Yorum yazmak için lütfen üye olunuz




